1. YAZARLAR

  2. Ömer Faruk Apaydın

  3. BİR MİLLET İSTİYORUM…
Ömer Faruk Apaydın / Köşe Yazarı

BİR MİLLET İSTİYORUM…

Toplum olarak, millet olarak zor dönemlerden geçiyoruz. Bir yanımız devamlı şehit haberleriyle kan ağlarken diğer bir yanımız günden güne artan cinsel taciz vs. gibi haberlerle dağlanıyor. Toplum olarak örseleniyoruz, sarsılıyoruz. Hepimiz üzgünüz, ama üzgün olmak hiç bir şey yapmadan öylece durmayı gerektirmez.

Peki, ne yapmalı nasıl etmeli de toplumumuz yeniden güzel günler görmeli?

Bu soruya pek çok cevap verilebilir. Ehli ilim, konunun muhatabı toplum bilimciler, eğitimciler vs. konu hakkında söz söylemeye yetkili olanlar tartışsınlar, arasınlar bulsunlar diyeceğim ama aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok Osmanlı Tarihine yani kendi tarihimize şöyle bir dönüp baksak pek çok soru kendiliğinden cevabını bulacak.

★ ★ ★ ★ ★

İKİ PAPAZ…

Hikaye uzun, özet olarak sunmaya çalışacağım. Sabırla okumanızı rica ederim.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan genel bir af ilan etti. Tüm Bizanslı mahkumlar salıverildi. Bu Mahkumlar arasında iki tane de papaz vardı. Fatih bunlara neden mahkum olduklarını sordu. Onlarda;

“- Biz tanınan bilinen iki papazız, Kralı ülkede yaşanan rezalet ve sefahatten dolayı ikaz ettik. Akıbetinin, kötü yıkılışının yakın olduğunu ve devletinin çökeceğini ona söyledik. O da bu ikazımıza kızarak bizi zindana attı ” dediler.

Bu ifadeler Fatih Sultan’ın dikkatini çekti ve papazlara ülkesi hakkındaki fikirlerini sordu. Papazlar bir müddet ülkeyi gezdikten sonra bu soruyu cevaplamak için sultandan süre ve berat istediler. Kendilerine istedikleri verildi ve gezmeye başladılar. Sabahın erken saatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler. Bakkal onlara:

“-Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi. Papazlar şaşırmıştı. Bu ve benzeri halleri görüp şaşkına döndüler. Kaç şehir dolaştıkları halde, mahkemelerde ağır cezalık bir davaya rastlamadılar. Bir muhakeme onların çok dikkatini çekti. Hayret içinde kaldılar.

Kadı efendiye bir davacı ve davalı gelmişti. Davacı, şöyle bir mesele arz etti:

“-Efendim, bendeniz bu din kardeşimin falan tarlasını satın aldım. Ekin için çift sürerken, orada altın dolu bir küpe rastladım. Küpü alıp, tarlasını satın aldığım bu kardeşime götürdüm. O da:

“-Ben bu tarlayı altı ve üstü ile sattım!..” deyip kabul etmedi. Halbuki toprağın altından bu küpün çıkacağını bilse satmazdı.” Kadı efendi, öbür kişiye söz verdi. O da;

“-Durum aynen kardeşimin söylediği oldu. Fakat, ben ona tarlayı satınca, altı ve üstü hepsi içine girer düşüncesindeyim. Nasıl üstündeki mahsulden bir hakkım yoksa, altındakinde de öyledir…” dedi.

Papazların hayretle temaşa ettikleri bu durum, kadı efendi için tabiî bir hadise idi İslâm’ı hakkıyla yaşayan bir toplum için bu, en tabiî bir haldi.

Kadı, bu iki gerçek Müslüman insan arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Birinin salih bir oğlu, diğerinin de saliha bir kızı olduğunu öğrenince, ikisine aracı oldu. İki tarafın rızası ile bu iki gencin nikahlarını kıydı. O, bir küp altını da, onların düğün ve çeyiz masraflarında harcattırdı.

Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, hava kararırken kızlarını bir medreseye gönderdiler. Kızlar, kapıyı açan gençlere:

“-Hava karardı, yolumuzu kaybettik. Bizi bu gece misafir eder misiniz? Çaresisiz…” dediler. Talebeler, düşünüp taşındılar, nihayet kendi odalarını bu iki kıza verdikten sonra, araya bir perde gerip mangal başında sabahladılar. Sabahleyin de kızları yolcu ettiler.

Papazlar, merakla gecenin nasıl geçtiğini kızlarına sordular. Onlar da, olan hadiseyi şöyle anlattılar.

“-Kendi yerlerini bize terk ettiler. Kendileri odanın ucuna çekildiler. Ortadaki mangal ateşini ellerine alıp bırakıyorlar, birbirlerine dehşetle “Rabbimiz bizleri cehennem azabından korusun!.. Bizleri, anı, gelecekle değiştiren ahmaklardan eylemesin!.” diyorlardı. Bizlere dönüp bakmıyorlardı bile”

Papazlar, bu uzun tedkik ve teftişten sonra izin alıp Fâtih‘in huzuruna çıktılar. Gözlemlerini bir bir arz edip: “Bu millet ve devlet, böyle giderse kıyamete kadar devam eder. Böyle bir ahlak ve yaşayışa sahip olan insanların dîni, elbette hak dînidir..” dediler.

Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldular. (Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, Osman Nuri Topbaş, Erkam Yayınları, 2013)

Yazımızı Milli şairimiz M. Akif’in sözleri ile bitirelim, Bir zamanlar bizde Millet hem nasıl milletmişiz, gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz. Fazla söze ne hacet… Selam ve hürmetlerimle

Bu yazı toplam 521 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer YazılarıTümü
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Anadolu'da Bugün | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
© Copyright 2017 İDEA GROUP İletişim ve Reklam Hizmetleri San. Tic. A.Ş