Röportaj Haberleri

Röportaj

FETÖ uluslararası “Güç odaklarının piyonu”
17 Ekim 2016 09:14

Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Prof. Dr. Önder Kutlu, FETÖ yapılanması, söz konusu mağduriyetler ve Başkanlık Sistemini değerlendirdi

FETÖ uluslararası “Güç odaklarının piyonu”

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) yapılanmasını nasıl açıklarsınız?

Türkiye’nin uzun süredir cemaat olarak bildiği bu yapılanma, ülkemizin gündemini hakikaten uzun süredir meşgul eden bu yapılanmanın mensupları hizmet ettiklerini düşünüyorlar. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı o hizmet sınıflandırmasını; ‘alt kademe ibadet, orta kademe ticaret, üst kademe ihanet’ diye nitelendirerek üçe ayırdı. Bu sınıflandırma çok doğru çünkü baktığımızda bunların farklı amaçları olduğunu görüyoruz. Temelde bu örgüte iyi niyetli olarak yardım eden sempati duyan ciddi bir kitle vardı. Neden, çünkü bazı insanlar bunların dünyanın dört bir yanında okullar açmaları, Türkçe dilini, İstiklal Marşı’nı öğretmeye çalışmaları ve yabancı ülkelerde Türk bayrağını dalgalandırmalarından dolayı sempatiyle bakıyordu. Bazıları hakikaten bu işin içinde ticaretini yapıyorlardı. Bu örgütün hakikaten dünyanın 170 ülkesinde ilişkileri vardı. Özellikle Afrika, Asya gibi yoksul ülkeler ve daha çok yoksul ülkelerde oralarının yöneticileriyle çok sıcak ilişkiler geliştirmek suretiyle oralarda ciddi bir nüfuz güç elde eden bu yapılanmanın bir parçası olmak bazı kitlelerce önem taşıyordu. Mesela bir sanayici ya da iş adamı bu yapıya mensup olduğu zaman kolayca işlerini açılıyordu.

Cemaat çatısı altında sadece hizmet değil, menfaat ilişkisinin üst düzeyde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yine bir kısmı akademi ya da üniversitelerde bu yapılanmanın üyesi oldukları zaman kolayca akademik unvanları elde edebiliyorlar. Hatta doçentlik sınavlarında ve yabancı dil sınavlarında bunların yolsuzluk ve suiistimal yaptıklarını biliyoruz. Burada kendi yapılarına üye olan insanları koruyup kolladıklarını biliyoruz. Burada amaç olarak her biri üç aşamada da yani ibadet, ticaret ve ihanet aşamalarındakilerin hepsinin ayrı amaçlarının olduğu kanaatindeyim. Yukarıdaki ihanet ekibinin en başından itibaren internete düşen haberlerden ve bilgilerden ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin en ince damarlarına kadar nüfuz edeceksiniz. Güç sahibi olacaksınız, rüşvet vereceksiniz’ şeklinde terör başının ifadeleri var. Bundan anlıyoruz ki rüşvet vermek, yalan söylemek, iftira etmek, kumpas kurmak, hem ahlaki olmadığı gibi hukuki de değil. Yani bu ifadeleri kullanan bir insanın amacının iyi niyetli olduğunu çok halisane olduğunu söylemek mümkün değil.

FETÖ’nün kırılma noktası ilk ne zaman oldu?

Burada tabii kırılma noktası olarak 17-25 Aralık diyebiliriz. Bunların niyetlerinin yolsuzluk ve demokrasi olmadığını gördük. Özellikle o tarihten itibaren baktığımız zaman iki konu üzerinde yoğunlaştıklarını görüyoruz. Bunların biri yolsuzluk,  adeta yolsuzluğa karşı mücadele veren bir ekip görüntüsü çiziyorlar. İkinci olarak da demokrasi çünkü sürekli

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoriterleştiği ve diktatörleştiğini iddia ediyorlar. Ülke içine dönük değildir bu söylemler çünkü baktığınız zaman 15-25 Aralık’ta bunlar yolsuzluk dediği zaman insanımız, buna inanmadı. Çünkü birden çok dosyayı birleştirdiler. Alakasız insanları bir araya getirdiler. Onlara operasyon yaptılar. Yolsuzluk yapan hangi bakan, milletvekili, parti olursa olsun mutlaka üzerine gidilmelidir. Orada tereddüt yok. Ama bunlar pek çok dosyayı birleştirip karıştırarak bir algı operasyonu yaptılar. Tehlikeli olan unsur, onlarca zaman beklettikleri dosyaları o gün açtılar. Dosyaları 12 ay biriktirmişler günü geldiğinde topluca hükümete ve milli iradeye karşı kullanmak istemişler.

İhanet ekibi içinde yer alan bu insanların nasıl ikna edildiği hayretle izliyoruz. Çünkü bu insanlar, bilgi düzeyi yüksek öğrenim gören bir kitle bu konuda ne diyeceksiniz?

Bunların amacı Türkiye değil, Türk insanı değil. Çünkü kendi taraftarları var. Böyle efsunlanmış, canı gönülden inanan, hakikaten insan aklının almayacağı şekilde bakıyorsunuz.

Bu insanlar büyülü mü diye düşünüyorsunuz. Çünkü iradelerini kullanamıyorlar. Kendilerine ne söylenirse onu takip eden donuk bir kitle irade sahibi değil.

Dış güçlerin rollerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Paralel yapılanma tarafından Türkiye’ye yapılan algıda yolsuzluk, demokrasi ve diktatörlük üzerinde gidilmiştir. Burada aslında aynı zamanda uluslararası algı operasyonu yürütülmüş, devlete ve milli iradeye karşı bu algı operasyonları aracılığıyla demokrasi ve yolsuzluk algısı verilerek ülkemiz mahküm edilmeye çalışılmış. 15 Temmuz darbe kalkışmasında da Amerika ve İngiltere’deki bazı güçleri görmemiz bu nedene dayanıyor. Bu uluslararası bir işbirliği şeklinde yürütülmüştür. FETÖ bu yapılanmanın bir üyesidir. Sadece tek bir paralelden söz etmek mümkün değildir. Muhtelif paraleller var. FETÖ’ nünde üzerinde olanlar PKK, PYD gibi yasa dışı suç örgütleri var. Bunun yanı sıra DHCKP gibi yasa dışı masonik örgütler var.

Bunların tepesindeki güç FETÖ yapılanmasını Türkiye’nin üzerine gönderebilir.

Türkiye’nin düşman sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu neden kaynaklanıyor?

30 yılı aşkın süredir PKK ile mücadele ediyorduk. Yanına birde bu geldi. Ondan önce Ermeni terör örgütü ASALA vardı. Yani her dönemde Türkiye’ye karşı dünyanın farklı ülkelerinden özellikle kritik eşikleri aşan, ekonomik olarak kalkınma düzeyi ve sanayi bilgi birikimi olan ülkelerde bu tür suç örgütlerinde artışlar görülüyor. Türkiye’de yaşanan darbeler ve muhtıralar baktığımız zaman her 10 yılda bir müdahale var. Bunlar sürekli artıyor, fren basma milli iradeyi ters yüz etme durumu var.  Diyoruz ki; oyunu kurallarına göre oynayalım, halkın oylarıyla seçilen bir Adnan Menderes var. Milli irade seçiyor ancak Birileri geliyor, dışarıdan aldıkları emirle iradeye el koyuyorlar. Oyun kurallara göre işlemiyor. 11 Eylül günü kan gövdeyi götürüyor. 12 Eylül 1980 ülkede sıkıyönetim var, her şey süt liman. Aynı araçlar,  hukuki düzenlemeler, bir gün önce durdursunlar bu durumu da ülke iradeyle yönetilse, silah zoruyla el konulan insanlar geçmemiş olsa. Bu açıdan FETÖ yapılanması uluslararası güç odaklarının bir piyonu olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

Özellik muhalefet partileri ve bazı kesimler 1 milyon kişinin mağdur olduğunu söylüyor. Mağduriyetler söz konusu mu?

FETÖ’yle mücadele hakikaten zor bir konu, iyi ayırt etmek lazım. Örgütü bir insan vücuduna benzetirsek, insan vücudunda her bir uzvun ayrı bir görevi var. Aynı şekilde örgütte de silahlı unsurların ayrı bir görevi var. Bu gruptaki insanlar darbe gecesi halkın üzerine ateş ettiler. Bunun dışında bir de akademisyen, doktor, öğretmen, hâkim gibi devlet kademesinde çalışan insanlar var. Bu insanların eline silah almasını kimsenin beklememesi lazım. Çünkü bu insanlar da kendi bulundukları mevkilerde kendi yandaşlarına ayrıcalık tanımak ve örgüte üye kazandırmak için ekonomik bir avantaj sağlamışlar. Bu durum göz önünde bulundurmak gerekir. Tabii gereken hassasiyet gösterilmiş midir? Korkum, birkaç gün önce FETÖ’yle mücadele etmede kendine görev verilen bir emniyet müdürü FETÖ mensubu çıktı. Buradaki amaç; masum insanları da suçlu insanları yanına ekleyerek, çok büyük kitlelere ulaşma ülkedeki çemberi büyütme olabilir. Bu durumun hakikaten ülkede sosyo-ekonomik tahribatları var. Kamu görevinde olan çiftler işten birlikte çıkarılıyorlar. Peki, bu insanlar ne iş yapacak. Devlet kurumunda zaten çalışamaz, özel okullarda da iş verilmez. Amelelik yapamaz sermayesi yoksa ticarette yapamaz. Mutlaka bir sınırlamayla karşı karşıya kalacaklar. Bu toplumda ciddi bir mağduriyet getirecektir. Masum insanlar masum olmayanların yanına eklemek üzeri toplumda bir infial uyandırma toplumda hakikaten geniş kitlelere dâhil ederek, bir taraftar kitlesini çoğaltmak gibi bir kötü niyet olduğu kanaatindeyim. Ben bunun bilenerek istenerek bazı kurumlarda yapıldığını düşünüyorum.

Devletin bu durumda ne yapması gerekiyordu?

100 bine yakın insan kamu görevinden çıkarıldı. Hala da soruşturmalar devam ediyor. Bu noktada öncelikle FETÖ’yle mücadele rehberinin hazırlanması gerekiyordu. Gerçekten hizmet eden mensuplar nasıl tespit edilecek, hangi kriterlere uyanlara ceza verilecek. Ön yargılı olmayan gerçekten titiz çalışan bir komisyon mutlaka oluşturulmalıydı. Eğer yeni bir komisyon kurulursa itiraz edenlerin durumları gözden geçirilirse durum farklılaşacaktır diye düşünüyorum. Bu komisyon tarafından maddi deliller ve şahitleri yan yana koyulursa tekrar sağlıklı bir değerlendirme yapılacaktır. Bu komisyonlar 6 ay ya da 1 yıl çalışabilirler. Burada önemli olan tavan ve tabanın ayırt edilmesidir. Çocuklarını, burstan veya indirimden dolayı bu insanların yurtlarına, dershanelerine gönderen kişiler gerçekten ihanet edenlerle bir tutulmamalıdır. Sadece bu kriterler yeterli olmaz. Şahıs o dönem bir ev almıştır, inşaat şirketi Bank Asya ile anlaşmıştır. Orada uygun şartlarda kredi çekmiştir. Bütün bunlardan dolayı insanlar, mağdur edilmemelidir. Bunlar tek tek ayıklanmalıdır. Ancak şu yanılgıyı düşmemek lazım mağdurun yanına kendisini yerleştirmek suretiyle mağdur olmayan insanların kurtulma şansı var. Ona da yol açmamak gerekiyor. Bu durum dava konusu yapılırsa Türkiye’de mahkemelerde bu durum sadece anayasa mahkemesine götürülebilir. Kamu görevinden çıkarma Kanun Hükmünde Kararnamelerle gerçekleşti. Yeterli delil yoksa bu çok ciddi bir öneridir; altını çiziyorum gri alan oluşturulması gerekiyor. Devlet diyecek ki bunlar yüzde yüz bu işi içindedir. ‘Bylokcudur, yardım toplamıştır, tehdit etmiştir’deyip atacak. Ancak soru işareti olanları kamudakiler sözleşmeli statüye geçirecek ve onları izleyecek bundan sonra değerlendirecek. Bu kitle içinde devlet kazanması gerekenleri kazanacak. Çünkü aksi halde bu insanların yurt dışına beyin göçüyle gidip, orada Türkiye aleyhinde çalışacaklardır.

Başkanlık Sistemi gündemde, siz bu sistemi Türkiye için nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başkanlık Sistemi, ülkedeki yetki karmaşasına son verecek bir sistemdir. Tek bir uygulaması yoktur. Latin Amerika ya da Amerika farklı uyguluyor. Türkiye açısından bakarsak, şimdi 2007 yılında bir cumhurbaşkanlığı krizi yaşadık, 367 tartışmalarıyla beraber akabinde de MHP’nin desteğiyle bir anayasa değişikliği oldu. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir hale geldi ve 2014 yılında da halk ilk defa cumhurbaşkanını seçti. Tezat olan durumumuz anayasa, parlamenter sisteme göre dizayn edilmiş. Ama parlamenter sisteme uymayan bir takım düzenlemeler var. Zira 12 Eylül 1980 darbesi akabinde hazırlanan 1982 Anayasası’nda parlamenter sistem var diyor. Ama cumhurbaşkanına o dönemde aşırı yetkiler verildi. Niçin çünkü Kenan Evren 7 yıllık süreçte cumhurbaşkanı olacaktı. Cumhurbaşkanın, siyasilere göre daha sağlıklı karar vereceklerini düşündükleri için çok yetki vermişler. Örnek aldığımız İngiltere’ye baktığımızda İngiltere Kraliçesi’nden o dönem TBMM tarafından seçilen Cumhurbaşkanımız kat kat yetkiye sahipti. Bu da 1982 Anayasası’nın bir garabetiydi.

2014 yılına geldiğimizde bu kadar çok fazla yetkisi olan Cumhurbaşkanını bir de halk tarafından seçildi. Yani bu çok ciddi bir tezat çünkü 20 milyon insan bir kişiye oy veriyor. Yani halkın yüzde 52’sinin oyunu alan bir Cumhurbaşkanı özellikle de demokrasilerde halkın oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmek çok önemlidir. Türkiye’de de 2014 yılından beri bunun sancıları yaşanıyor. Halkın desteğini de alan bir Cumhurbaşkanı var ama bu anayasa buna karşılık vermiyor. Onun için Başkanlık Sistemi kaçınılmaz olarak gündeme geldi. Sayın  MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, en son ‘getirin teklifinizi burada garip bir durum var bunu düzeltelim’ dedi. Türkiye bu durum mutlaka düzeltmek durumundadır. Yeni anayasada Cumhurbaşkanın yetki ve sorumluluk alanı belirlenmelidir. Şu anda cumhurbaşkanı sınırsız yetkiye sahiptir. Türkiye en kısa sürede kendisine en uygun olan Başbakanlık Sistemini tartışmalıdır. ( Melek Sarıtaş)

 

Yorumlar (0)