Röportaj Haberleri

Röportaj

“Yazarlık, sabır işidir”
21 Kasım 2016 07:59

Araştırmacı Yazar Hüzeyme Yeşim Koçak, “Her şeyden önce yazmanın büyük bir lütuf olduğu kanaatindeyim. Piyasanın değil kendi değerlerimi önceledim. Hürriyete önem verip, yazmak istediklerimi yazdım. Bu tavır, hem özgünlüğümü hem özgürlüğümü sağladı” dedi

“Yazarlık, sabır işidir”

Konya’nın güzide ve ödüllü yazarlarından Araştırmacı Yazar Hüzeyme Yeşim Koçak ile kitapları ve toplumsal konular hakkında keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Kendinizi nasıl anlatırsınız?

Kendini ruhen mükemmelleştirmeye, gerçeğiyle “insan” sıfatını kazanmaya çalışan bir beşer. Bunun yanı sıra tüm insanlarda olduğu gibi yeteneklerimi (yazarlık gibi) geliştirmeye gayret eden; güzellik devşirme çabasında olan, içsel bir bilgiye, sözcüklerin ardını keşfetmeye aç talebe de diyebilirim.

Yazarlığa ilk adımı ne zaman attınız?

Aslında çocukluğumda bazı işaretler vardı. Okumayı seviyordum ve kullandığım kelimelerle, ifade biçimimle, seçimlerimle akranlarımdan ayrılıyor ve neticede yalnızlaşıyordum. Ortaokul yıllarında yazdığım bir masal ve deneme Diyanet Dergisi’nin çocuk köşesinde yayınlanmıştı. Bunlar; ilk hamleler ama ilkokuldaki başlangıç önemliydi. Okuma teşvikleri ve tercihi, ileride kendi cümlelerinizi kurmaya ve yazarlığa sevk edecekti.

Yazarlık sürecinizi nasıl devam etti? Aldığınız ödüller kaleminizin daha da kuvvetlenmesinde etkili oldu mu?

Konya’ya yerleştikten sonra yerel gazetelerde yazılar yazmaya başladım. Bu süreç kabiliyetim olduğunun ve gelişme gösterdiğimin belirtisiydi. Ardından bir ayrılık safhasından ziyade demlenme ve birikim dönemi olarak gördüğüm huzur dolu yeni bir zaman dili(mi)ne girdim.

 Türk Edebiyatı Vakfı ve Dergisi’nin düzenlediği “Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması” ve buradan aldığım üç ödül edebiyat hayatımda önemli bir çığır açtı.  Dergide 1997’de yayınlanan ödüllü hikâyem Hayriye’nin Düğünü’nün, Pakistanlı değerli yazar Masud Akhtar Shaikh tarafından beğenilip, Urduca bir antolojiye alınması Türk Edebiyatı’nın devleriyle beraber henüz kitabı yayınlanmamış bir yazar olarak, seçkide yer bulmam fevkaladeden, nadir görülebilecek bir hadiseydi. 2001 yılında “Sinderella’nın Pabucu” isimli ilk romanımla 3.’lük derecesi almam, beni kanatlandırdı. Uzun yıllar ara verdiğim köşe yazılarına tekrar başladım. Bu arada deneme ve öykü kitaplarım peşpeşe yayınlanıyordu. Daha güzeli ise bir roman yarışmasında “Sarılmak” isimli romanımla birinci gelmemdi. Daha sonra başka kitaplarla, edebî yürüyüşümü devam ettirdim.

Şu ana kadar kaç kitabınız yayınlandı? En son hangi kitabı yazdınız? Yeni bir kitap hazırlığı var mı?

Şu ana kadar 16 kitabım yayınlandı. En son yazdığım romanım bu sene okurla buluştu. Nefha isimli kitabımda Şeyh Sadrettin Konevi’nin hayatına değindim. Yenileri de inşallah önümüzdeki senelerde gelecektir.

Kitaplarınızda hangi konuları işlediniz?

Maneviyat, toplumsal yaralar, kadın problemleri, sevgi, aşk, terör, kimlik bunalımı, içsel seyahatlar. Modern insan ve Türkiye’nin sorunlarına yönelik kitaplarım var.

Son yazdığım romanım; Sadrettin Konevî Hazretlerine bir yaklaşım denemesiydi. O dönemi, nadide güzelleri dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Kitaplarımda gönül eğitimini ve yolculuğunu işledim.

Gönül eğitim nasıl olur? Kitapta nasıl anlattınız?

Sadece maddî değil, manevî güzellik rehberlerimiz var. “Nuh’un gemisi gibi olmalıyız; öyle ki bize her yaklaşan, her dokunan istifade etsin, yardıma mazhar olsun’ diyenlerin gönlüne sarılma hamlesi yaparsak, kalpler parlayabilir. Hoş gönüllü insanlarla, kendi benlikleri ve egoları üzerinde hükümranlık kuran manevi iktidar sahiplerine sığınarak, bunlardan güzellikler devşirerek ve süzerek; mânâ izleriyle mutlaka salih bir akılla, gönle yol aldırabiliriz. Dinin şekli ve surette kalan kısmıyla değil, o inancın daha derinliklerine inerek dünyayı sadece zahiri perdeden değil batini perdeden ele alarak yeni bir bakış açısı geliştirebiliriz. Başta Yüce Peygamberimiz(SAV) önderliğinde; Hz Mevlana, Yunus Emre gibi erenlerin, büyük gönül ve fikir adamların görüşlerinden beslenerek, onları güncelleyenleri takip ederek; tekâmül yolunda ilerleyebiliriz.

Son kitabınızda Sadrettin Konevi’yi işlediniz. Neler anlattınız?

Kitabım Nefha, büyük bir mutasavvıfa, âlime ulu bir servete yaklaşma çabasıydı.  “Metafizik sahasında yeni ufukların adamı; Arabî, Mevlana’yla birlikte Konya okulunun mümtaz bir şahsiyeti, kurucu düşünür, muhaddis’e”. Nefha’nın kelime anlamı soluk, esinti olduğu gibi güzel koku da demekti. Aynı zamanda Sadreddin Konevi Hz.nin “İlâhî Nefhalar” eserine işaretti.Nefha’da Sadreddin Konevî Hz.ve çevresinden bahsettim; hocalarına, kimi talebelerine yer vermeye çalıştım. Böylece bir nefes intikali, güzel bir zincirden yahut halkadan da kısmen söz edebilecektik. Romanımı yazarken, konuyla ilgili lezzetli menkıbelerden çok istifade ettim.

Sadrettin Konevi’nin en çok hangi menkıbesinden etkilendiniz?

Menkıbelerini okuduğumda en çok beni “Taş Hikâyesi” etkiledi. Hikâyede, Sadrettin Konevi Hazretlerine âşık bir taşı anlatıyordu. Nereye giderse gitsin hiç peşini bırakmayan. Hakka yürüdüğü zaman bile, onun başına dikilmeyi bekleyen. Taşlar; sabrı, iradeyi, metaneti,  ancak aşk cehdi ve nefesiyle parçalar bütünleşirse bir güzelliğin, kemalin ortaya çıkacağını belirliyordu. Âşıkların sembolüydü. Hem hocalarının hem de talebelerinin seyrini gösteriyor; yolcunun serencamını anlatıyordu. Nefha, biraz Konevî’nin hocası İbni Arabî nefesiydi; biraz Evhadüddin Kirmani esintisiydi. Saf arı gönüllerin, kilitli kalpleri açanların, “baş döndürücü derinliklere sahip adamların” sesiydi.Zaman ve mekânın, tarihin üstüne çıkanların, şartların boyunduruğundan kurtulmuş,  fıtratı aşkla yoğrulmuşların…

 “Dünyanın Nefsine” karşı arınan ve dikilenlerin. Varlık Mektebi’nde, edep içinde, “aşkla”, bir görüş gidiş terbiyesi alanların; yüksek bir ahlâkı gerçekleştirenlerin.

Yine günümüze yönelik ruhî gelişim hikâyeleriydi Nefha. İlahî aslını arayanların, bir “yeryüzü izanını aşanların”, akleden kalplerin, ruh-beden dengesi kuranların macerasıydı.

Sadreddin Konevî gibi Kalp ışıklarını yakan Muhteşem Gönüllerin, Büyük Sözcülerin, cihanşümul mesajlar verenlerin mütevazı bir takdimiydi. Nefha, başlıca gayesi dünyaya “Düşüşü, kopuşu” bir “Yükselişe” çevirmek olanlara karşı; semanın kucaklayışı mukabelesiydi. Kalubela esintileriydi aynı zamanda.Şer nefeslerine reddiyeydi.

13. Yüzyıldan, muhabbetli çağlardan, Konya’dan, Mekke’den Medine’den, Şam’dan, Endülüs’ten günümüze uzanan huzur nefesleri, aşk köprüleriydi.

Sevdalı gözlere, gönüllere yazılı imzalı bir davetti.

Günümüzde toplumu her anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hep etiket maskeler, binbir kisve ve kara çehreler. Hakikî yüzümüz Hak Teâlâ’nın karşısına çıkacak gibi değil. Ama en kötüsü din perdesinin altında inanç adına yapılan zulümler, Müslümanlara yakışmayacak davranışlar¸ şiddet dilinin toplumu sarması. Terörle anılmak, cahillikle sayılmak ve iddiamızın, üstün hedeflerimizin milletçe ümmetçe haddizatında kaybedilmesi. Derin bir ahlâkî zafiyet bunun göstergesi. İblis’e açık sayısız yolların belirmesi, kalpleri işgal eden şerrin ayak sesi, dev bir yamyam olan dünyanın ruhları sömürüp, kemirmesi.  Kötülüğün, cehaletin, kin ve habasetin dayanılmaz kokusu; hazin gelecek endişesi…

Yazarlık yetenek midir, öğrenilebilinir mi?

Kuşkusuz yetenek ancak bu yetenek de geliştirilmeli körlenmemelidir. Öğrenmenin bir noktaya kadar olduğunu düşünüyorum. Okullu öğrenciler çok ama zamana kafa tutan iyi yazarların sayısı bu orana göre son derece az.

Genç yazarlara ne tavsiye edersiniz?

Gençlere öncelikle edebiyata ve kendilerine saygı duymalarını, yaptıkları işe samimiyetle eğilmelerini tavsiye ediyorum. Yazdıklarınız yeterli seviyede itibar görsün ya da görmesin sevilsin veya sevilmesin kendine özgülük önemlidir. Kopyacılık, taklitçilikten uzak olmaları gerekiyor. Bir de çok okumaları icabediyor. Emek çekmeden okumadan yazmadan sabretmeden çabucak vazgeçiyorlar. Hayalleri büyük, yüksek ama eylemleri eksik yetersiz ve soluksuz. Yazarlık, büyük yorgunlukların gayretlerin işidir. Kolay elde edemeyeceklerini bilmeleri ve ona göre davranmaları gerekir. Israrlı, kararlı olmak, çalışmak, çalışmak… Hüsrana uğrayınca da bırakmamalı. Arkasından ne geleceğini bilemezsiniz. Edebiyat lüks iş. Kafanız dingin olacak; günlük hayatınızdan biraz uzaklaşmanız lazım. Hayat gerçeklerinden sizi baskılayan unsurlardan kurtulup havalanıp, yepyeni bir âlemde kelimeleri ve verili dünyayı yerinden oynatacaksınız. Bu nasibin farkında olmak, kolay vazgeçilemeyecek bir haz.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Hayatın; olumsuzlukları zıtlıklarıyla bütünüyle, her şeye rağmen yaşanmaya değer, çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Allah tarafından bize yeni bir dünyayı şekillendirecek, yeni ufuklara koşacak akıl ile güç verilmiş.

İnsan olarak attığımız adımlar, güzele, hayra, erdeme, adalete doğru oldukça mutlaka kazançlı ve huzurluyuz. Bütün bu güzellik ve yaşam sırlarını yakalayarak, bir inşa faaliyetine girişebiliriz ümidindeyim.

aaaaa-007.jpg

ESERLERİ 

 Öykü, roman ve deneme alanlarında kitapları olan Koçak’ın eserlerini şöyle sıralayabiliriz. Öykü; Saklı Değerler, Muhabbet Buyursun Gelsin, Bekleyen, Havva Hanım’ın Gamzesi, Edebiyatçıysam Ne Olayım, Hicaz Yaprakları.

Roman; Çoban Aşkın Çocuğuydu, Sarılmak, Nefha.

 Deneme; Bırakın Güzel Konuşsun, Bana Gönülden Çalıp Söyle, Ey Ruh(um) Geldinse Masaya Vur, Ötede, Edibâne Süz(ül)üşler, Şapkamın Altı, Kırgın Mağara Şarkıları(Murat Mahya Gürses’le ile birlikte)

Yorumlar (0)