Röportaj Haberleri

Röportaj

Yüzyılın Şairi Abdurrahim Karakoç
11 Nisan 2016

Türk Edebiyatı içinde hiciv, sevda ve dava şiirlerinde eşsiz eserlere imza atan Şair Abdürrahim Karakoç’u oğlu Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Enderhan Karakoç’tan dinledik

Yüzyılın Şairi Abdurrahim Karakoç
PAYLAŞ
Yorum yaz
A

 

Halk şiiri geleneğini sürdüren mükemmel hicivleriyle halkın sorunlarına tercüman olan geleneksel bir şair… İslami değerler ile Türk milletinin kültürel değerlerini benimseyen bir Türk İslam estetiği, modern Türk şiirleri olmak üzere yeni Türk edebiyatını ve yeni orijinal Türk söyleyişine vakıf bir sanatkârın hassasiyeti ruh hali, yeni medya çağının başladığından haberdar olan köyden haberler yazarak vatandaş türküsüyle Türkiye’deki iletişim farkında olan bir yazar,  hece vezninin rakip kabul etmez ustası Abdurrahim Karakoç…

 

Enderhan Karakoç sizi tanıyabilir miyiz?

Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Enderhan Karakoç, üniversiteyi Konya’da okudum, bir süre öğretmenlik yaptım. Ardından üniversiteye geçtim. Yaklaşık 25 yıldır, Konya’da yaşıyorum. Konya’yı seviyorum ve çok müstesna bir şehir olduğunu düşünüyorum.

Abdurrahim Karakoç kimdir?

7 Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü (Cela) köyünde dünyaya geldi. Küçük yaşlarda şiire merak sardı. Bu, aileden gelme bir merak diyebiliriz. Çünkü dedesi, babası ve kardeşleri de şairdirler. İlk yazdığı şiirleri 2 kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasana Mektuplar' ismi altında 1964 yılında 10 bin adet bastırdı. Fedai yayınları arasında çıkan bu eser kısa zamanda tükendi ve 2. baskısını yine 10 bin adet bastırdı. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi.1981 yılı Mart ayında emekli oldu. Serdengeçti, Töre-Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey, Alperen yayınları olarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı. 1985 yılından itibaren gazetecilik yapmaya başladı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: 'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım' 30 yılı aşkın bir zaman içinde kitapları baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa Vur Emri adlı kitap günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür. 7 Haziran 2012 tarihinde Hakk'a yürüdü...

Geçmiş ve gelecek yüzyılın şairi Abdurrahim Karakoç, siz babanızı nasıl anlatırsınız?

Babamla ilgili anlatılacak çok şey var… Yazılan çizilen çok şey olmasına rağmen babam hiçbir şekilde kamera ve kürsü önünde olmayı tercih etmedi. Şöhret olma çabası içerisine hiçbir zaman girmeyi tercih etmedi. Siyasi partilere bile girdiğinde makam elde etmek için değil, faydalı olup olmayacağını düşünerek girdi. Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) girip daha sonra ayrılmasını şöyle ifade etmişti: ‘Allah rızası için girdim. Allah rızası için çıktım’ yine o dönemde Büyük Birlik Partisi’nde ‘Gördüğüm lüzumsuzluklar üzerine çıktım’ demesi gibi… Babam gerçekten medyanın önünde olmayı hiçbir zaman tercih etmedi. Sade bir yaşamı vardı. Herkesin bildiği gördüğü bir halk adamıydı. Toplu taşıma araçlarını kullanan çoğunlukla gideceği yere yürüyerek giden, marka tutkunu olmayan mütevazı bir yaşantısı vardı. 100 metre kareyi geçmeyen 2 odası olan bir evde küçücük bir odada her tarafı kitaplarla dolu ufak bir karyolası ve masasının üzerinde bulunan daktilosunda tak tak sürekli yazılarını yazdığı bir yaşam alanı vardı. Babam ilham geldiği zaman yazmaya başlardı, daktilo seslerinin ve ziyaretçilerin hiç eksik olmadığı bir evde büyüdük. Bütün bunları o zaman küçük olmamız nedeniyle anlamasak da hepsine aşinaydık.

Abdurrahim Karakoç, şair bir ailede yetişiyor? Kendisi ilk yazmaya ne zaman başladı?

Evet, ailede bir şairlik vardı. Dedem şair, aynı zamanda 5 kardeşin 5’ide şair fakat amcam Bahattin Karakoç ve babam aynı tarzda şiir yazmamışlar. Aslında şiire başlaması küçük yaşlarda şekillenen bir ruh halinden kaynaklanıyor. Dedemin âlim ve şair olmasının etkisi olmuştur. Babamın küçük yaşlarda kitaplarla tanışması ve Karacaoğlan, Yunus Emre gibi şairlerin şiirleriyle hem hal olduğu için bu durum şair olmasında çok etkili olmuştur. Şiir yazdığı ilk yıllardan beri babam hep âlimlere danışıyor. Şiirin bile yazılıp yazılmaması konusunda çok ciddi kaygıları var. O dönemde Kahramanmaraş’ın eski müftüsü Şakir Efendiye, Elbistan’da müftülük yapmış olan Halil Bilginer’e danışarak ve her ikisinden de fetva almış. Onlarda niyet önemlidir, niyetin iyi olduğu takdirde bir sorun olmadığı ve İslam’da şiirin olduğunu söyleyerek teşvik etmişler.

Siz de veya kardeşlerinizde şairlik var mı?

Herkes bu konuyu merak ediyor. Hayır, biz de yok. Babam hep şöyle der; ‘Şiir yazmak genetik bir şey değil ki babadan oğla geçsin’ ama çıksın isterdi. Çocuklarda yok ama kızım Zeynep Gözde’nin dedesine karşı bir hayranlığı var. Zaman zaman şiir yazar, hatta ödüllü şiirleri de var. Babam hep, ‘Bu kızdan olacak’ derdi. Ancak Zeynep’in aldığı ödülleri göremedi. Eminim görse çok mutlu olurdu.

Askerlik yıllarında yazdığı şiirlerini yakmasının nedeni nedir?

Bu dönemde yazdığı şiirlerini hamlık olarak değerlendiriyor. İki ciltlik bir kitabı yakarak atıyor. Belki olsaydı, farklı şeylerde okuyabilirdik. Çok cesur bir insan, olayları göz ardı etmez ve her şeye Allah rızası için bakardı. Bunu kendi yaşantısında da görüyorduk. Neden bir takım şeylere tenezzül etmediğini anlayamazdık. Ama şimdi daha iyi anlıyoruz. Bu bir yaşam tarzı ve felsefedir. Çünkü söyledikleri ve yaptıkları arasında bir çelişki yok. İnandığı gibi yaşadı ve yazdı. Bu yüzdende insanlara samimiyeti geçti.

Hangi konuları daha çok işledi ve neden?

En çok hiciv tarzında toplumun aksayan yönlerini yazdı. Sistemin ve siyasetin Anadolu insanı üzerindeki baskısını zulmünü dile getirdi. Tabii bunların dışında aşk, doğa, tasavvuf, İslam, milliyetçilik, Türk dünyası gibi konuları hece vezniyle yazdı.. Birçok kişi hece veznini tekrar canlandıran bir kutup yıldızı olduğunu söyler. Hemen hemen her konuya değinmekle birlikte hiciv tarzında yazıyor. Babam bir şair, ‘Öncelikle mahallesini, bulunduğu bölgeyi, ülkeyi daha sonra dünyayı gözlemeli ve öyle yazmalı’ der. Yani sadece kendi bölgesiyle sınırlı kalmaması gerektiğini söyler. Hakikaten kendide sınırlı kalmadı. Karabağ’da yaşanan ‘Hocalı katliamı’ yaşanmadan anlattığı ‘Karabağ mektubu’ adlı bir şiiri vardır. Gerçekten okuduğunuz zaman etkilenmemek mümkün değil. Tabii bu hissiyat düşünce edebiyatçılarda ve dava adamlarında farklı oluyor.

Gazetecilik mesleğine başlaması nasıl gerçekleşti?

Benim ve kardeşlerimin okuması ve annemin ısrarı üzerine 1984 yılında Ankara’ya geldik.

Geçim şartlarından dolayı babam günlük ve haftalık çıkan gazetelerde yazmaya başladı. Daha sonrada ulusal bir gazetede yazmaya devam etti.  Yazı yazmaya başlamasıyla artık yazarlığa daha ağırlık verdi ve bu yolla mesajlarını topluma aktardı. Tabii bu durum daha fazla şiir yazmasının da önüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Şair Karakoç, o dönemde marş olarak da söylenen ‘Hakyol İslam Yazacağız’ şiirinden dolayı yaklaşık 40 defa mahkemelik olmuş  ve hiçbir davada avukat tutmamış neden?

Babam,  okuyan sürekli tefekkür eden aynı zaman da çok iyi bir hiciv ustası, dolayısıyla böyle bir insanın kendisini savunması zor olmasa gerek. Kendisi aynı zamanda hukuku ve mevzuatı çok iyi biliyor. Hiciv ise bıçak sırtı bir olay bir kelimenin bile yanlış olması şairi zor durumda bırakır. O zamanlarda “Hak yol İslam yazacağız” şiiri bir parti tarafından marş haline dönüştürüldü. O günkü şartlarda babamın şiirini alıp kullanıyorlar. Kullandıkları için hem parti kapatılıyor hem de babama dava açılıyor. Babam aklandı. Babam çok şeye hâkim olmasından dolayı avukat tutmamsı gayet normal çünkü kendi açısından avukatlar, hâkime konuyu aksettirecek bilgiye sahip değillerdi. Oğlu da avukattı ama evladını bile kendi davaları için tutmazdı. Büyük oranda ceza almadı. İdeolojik Karakoç’un savunmasına bile izin vermeyen art niyetli görüşlü insanların tazminat kazandıklarını biliyoruz. Savunmadan dahi ceza verecek şekilde kafalarında şablon olan önyargıyla bakan insanlar, Karakoç’u susturamadılar. Yazılarıyla susturmaya çalıştılar. Ancak o kaçmadı yazmaya devam etti.

Şiirlerini daktilodan yazdığı gibi çıkarır, bir daha geriye dönüp bakmazmış, doğru mu?

Babam el yazısını çok az kullanırdı. Hep daktiloyla yazardı. Zihninde ne çıktıysa onu yazar tekrar dönüp bakmazdı. Kelime harf hatası yok. Bu duruma okuma zenginliğinin geldiği son nokta diyebiliriz. Osmanlıca ve Arapçayı çok iyi biliyor.  Kendisi müthiş bulmaca çözerdi. Aynı zamanda gazeteye bulmaca da hazırlardı. Dolayısıyla böyle bir insan için bu söylediklerimiz gayet normaldi diyebiliriz.

Medyadan uzak kalmasına rağmen halk desteği ve sevgisini kazandı. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Allah seviyordu, kullarına da sevdirdi. Tamamen samimiyetle ilgili tek dakikasını boşa harcamazdı. Ülke aşığı bir insandı diyebiliriz.

Herkes tarafından çok sevilen Mihriban şiiri kimin için yazıldı? Gerçekten Mihriban var mı yoksa efsane mi?

Mihriban adında biri vardı. Ancak kim olduğunu babama sorduğumuzda her zaman ‘Kim olduğu ne fark eder. Öğrenip ne yapacaksınız. Herkesin bir Mihriban’ı var’ diyordu. Tabii durum evlenmeden önce yaşadığı bir durumdu. Mihriban adını koyduğu bir de kızı var.

Ancak Mihriban’ın ötesinde aşk şiirleri de var.

 

Abdurrahim Karakaç’un dilinden, “Herkesin hayatta bir mihribanı vardır”

 

MİHRİBAN

 

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışım, çözülmüyor Mihriban.

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

 

Yâr deyince, kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor

Lâmbada titreyen alev üşüyor

Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.

 

Önce naz, sonra söz ve sonra hile...

Sevilen, seveni düşürür dile

Seneler, asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban.

 

Tabiplerde ilâç yoktur yarama

Aşk deyince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

 

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne...

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı...

Çözemedim... Çözülmüyor Mihriban.

 

 

Abdurrahim Karakoç

 

Yorumlar (0)