Üniversitelerde Neler Oluyor?
Bir süre önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi kampüsünde yaşanan olaylar, Türkiye’de üniversitelerin geçmişten bugüne taşıdığı bazı yapısal sorunları yeniden gündeme getirdi. Görünürde basit bir öğrenci tartışması gibi duran bu tür olaylar, aslında üniversite ortamındaki örgütlenme biçimleri, gençlik hareketleri ve akademik iklim açısından çok daha derin anlamlar taşımaktadır.
Uzun yıllarını 3 farklı üniversite ortamında geçirmiş bir akademisyen olarak, bugünkü gelişmelerin geçmiş deneyimlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Üniversite hayatına adım attığım ilk yıl 1979’du. Çukurova Üniversitesi’ne kayıt yaptırmak için babamla birlikte gittiğimizde, daha kampüse girer girmez sert bir kutuplaşma ortamıyla karşılaşmıştık. O yıllarda üniversiteler, sağ-sol çatışmasının en yoğun yaşandığı alanlardan biri hâline gelmişti. Kampüsler, adeta farklı gruplar arasında paylaşılmış, bölünmüş, farklı düşüncedeki insanların rahat hareket etmesi zorlaşmıştı. Üniversite içerisinde örgütlenen illegal yapılar, gençliğin zamanını ve enerjisini kullanarak ciddi bir baskı ortamı oluşturuyordu.
Bu süreç, 12 Eylül Darbesi ile tamamen farklı bir noktaya taşındı. Darbe sonrasında yalnızca siyasi yapı değil, yükseköğretim sistemi de yeniden şekillendirildi. Bu dönemde kurulan Yükseköğretim Kurulu, üniversitelerde merkezi bir denetim ve koordinasyon mekanizması oluşturdu. Aradan geçen yıllar boyunca eleştirilen yönleri bulunsa da YÖK sistemi, üniversitelerde geçmişte yaşanan yoğun çatışma ortamının yeniden oluşmasını büyük ölçüde engelleyen bir yapı işlevi gördü.
Zaman içerisinde üniversite sayısı arttı, kampüsler büyüdü ve öğrenci profili çeşitlendi. Buna paralel olarak öğrenci sayıları da yükseldi. Öğrencilerin sosyal, kültürel ve akademik gelişimlerini desteklemek amacıyla üniversite içi örgütlenme modeli olan öğrenci toplulukları yaygınlaştırıldı. Bu yapıların temel amacı, öğrencilerin sanat, spor, bilim ve sosyal faaliyetler yoluyla kendi gelişimlerine katkı sağlamaktı. Üniversite içi gençlik örgütlenmesi de büyük ölçüde bu çerçevede şekillenmeye başladı. Ancak bu yeterli görülmemiş olacak ki, üniversite dışı bazı yapılar gençlerin enerjisini kullanmak ve onların gelecekte kendi fikirlerinin savunucusu olmasını sağlamak amacıyla üniversite içinde örgütlenmeye yöneldi. Adeta ipin ucu dışarıda olan bir örgütlenme modeliyle kampüs içinde gruplar oluşturuldu. Oysa buna gerek yoktu zira üniversite içi topluluk yönetmelikleri çerçevesinde kurumsal bir örgütlenme zemini zaten mevcuttu.
Ancak zamanla farklı siyasi yapılar, bazı sivil toplum kuruluşları ve çeşitli dış organizasyonlar, üniversite gençliği üzerinde etkili olabilecek yeni alanlar oluşturmaya çalıştı. Özellikle gençlik yapılanmaları üzerinden kampüs içindeki öğrencilerin enerjisinin yönlendirilmesi, üniversite-toplum ilişkisini farklı bir boyuta taşımaya başladı.
Burada dikkat edilmesi gereken temel mesele üniversite içerisindeki faaliyetlerin meşru, şeffaf, denetlenebilir ve üniversite yönetimlerinin bilgisi dâhilinde yürütülmesidir. Çünkü üniversiteler yalnızca eğitim kurumları değil, aynı zamanda düşünce üretim merkezleridir. Bu nedenle kampüs ortamında oluşabilecek kontrolsüz kutuplaşmalar, bilimsel atmosferi doğrudan etkileyebilir. Geçmişin kutuplaşmaları ise toplumsal hafızada hâlâ tazeliğini korumaktadır.
Elbette üniversiteler özgür düşüncenin temel alanıdır. Farklı görüşlerin ifade edilmesi, demokratik toplum yapısının doğal sonucudur. Ancak düşünce özgürlüğü ile örgütsel baskı ortamı arasındaki çizginin korunması gerekir. Geçmişte yaşanan tecrübeler, üniversitelerin ideolojik çatışma alanına dönüşmesinin hem eğitim hayatına hem de toplumsal huzura zarar verdiğini göstermiştir.
Bugün üniversite yönetimlerinin en önemli sorumluluklarından biri, öğrencilerin özgürce düşünebildiği ancak hiçbir grubun baskı kuramadığı bir akademik iklim oluşturmaktır. Bilimsel üretimin gelişebilmesi için huzurlu, güvenli ve çoğulcu bir üniversite ortamı vazgeçilmezdir.
Bu amaçla YÖK’ün çerçeve yönetmelikleri kapsamında üniversitelerde Öğrenci Toplulukları Koordinatörlükleri oluşturulmuştur. Bu yapılar aracılığıyla kampüs içi ve kampüs dışı sosyal, kültürel, bilimsel ve sportif faaliyetler belirli kurallar çerçevesinde yürütülebilmektedir. Her ne kadar bu süreçler zaman zaman bir denetim mekanizması olarak görülse de üniversite düzeni ve akademik güvenlik açısından belirli bir kurumsal çerçevenin bulunması doğal ve gereklidir. Kampüs içi örgütlenme modelinin belirli kurallara bağlı olması, dışarıdan gelebilecek yönlendirme ve kutuplaşma risklerini azaltabilmektedir. Ayrıca bu yapıların sınırlı ve denetlenebilir bir çerçevede faaliyet göstermesi, aşırı kutuplaşma eğilimlerinin önüne geçilmesine katkı sunmaktadır.
Üniversiteler zaten kendi iç dinamikleriyle sosyal ve kültürel organizasyonlarını oluşturabilecek kurumsal kapasiteye sahiptir. Sorun, öğrenci hareketlerinin dışarıdan yönlendirmeye açık hâle gelmesiyle başlamaktadır. Adı ne olursa olsun, dış kaynaklı yönlendirmeler gençlik enerjisinin farklı amaçlarla kullanılmasına zemin hazırlayabilmektedir. Türkiye, geçmişte bunun ağır toplumsal maliyetlerini yaşamış bir ülkedir. Benzer süreçlerin yeniden yaşanması, toplumsal açıdan üzücü sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle üniversitelerde özgürlük ile düzen, çoğulculuk ile güvenlik, demokratik katılım ile kurumsal denetim arasındaki hassas dengenin korunması büyük önem taşımaktadır. Çünkü üniversitelerde kaybedilen huzur, yalnızca kampüslerin değil, toplumun geleceğinin de zarar görmesi anlamına gelir.