Nil Nehri'nde Düşünürken
Üniversitelerin tatile girmesiyle birlikte davetli araştırmacı olarak Mısır'da bulunuyorum. Daha önce de birçok kez geldiğim bu ülkede her ziyaretimin değişmeyen bir geleneği var. Nil Nehri kıyısında naneli çay içmek. Bu belki kulağa sıradan geliyor ancak benim Nil’den öğreneceğim çok şey var. İnsan her gelişinde bu nehre farklı gözlerle bakıyor.
Bu sabah da öyle oldu. Saat henüz on civarında. Güneş, Afrika yazının tüm sıcaklığını hissettirmeye başlamış. Buna rağmen nehir kıyısından gelen hafif serin esen rüzgâr sıcaklığı kırıyor. Nil ağır ağır akıyor. Öyle sessiz ve derinden ki bazen suyun hareket ettiğini anlamak bile zorlaşıyor.
Nehirde sürüklenen küçük su bitkileri küçük yüzen adacıklar oluşturmuş. Kuşlar birinden diğerine konuyor. Bazen havalanıyor, bazen birkaç saniye hareketsiz bekliyorlar. Doğada hiç telaş yok. Herşey sessizce görevini yapıyor. Her canlı ne yapacağını biliyor. Hiçbiri bir diğeri ile kavga etmiyor. Herkes yiyeceğinin peşinde dolaşıyor.
İnsan ise çoğu zaman ne yaptığını bilmiyor. Belki de bu yüzden doğayı seyretmek, kendimizi seyretmek olarak görülüyor. Nil'i izlerken insan ister istemez zaman üzerine düşünmeye başlıyor. Yaklaşık 6.650 kilometre boyunca Afrika'nın bağrından Akdeniz'e ulaşan bu dev nehir, binlerce yıldır aynı sabırla akıyor. Firavunları görmüş, Roma'yı görmüş, İslam medeniyetini görmüş, sömürge dönemlerini yaşamış, modern dünyaya ulaşmış. İnsanlar değişmiş, devletler yıkılmış, sınırlar çizilmiş ama Nil yoluna aynı kararlılıkla devam etmiş.
Belki de gerçek güç, gürültü çıkarmadan böylesine akabilmektedir. İnsan ömrü de Nil'e çok benziyor. Gençlik dönemlerinde dağlardan inen bir nehir gibi coşkulu ve hızlı iken giderek yavaşlıyor. Bazen her şeyi değiştirebileceğimizi düşünüyoruz. Yaş ilerledikçe nehir genişliyor, sessizleşiyor. Akış yavaşlıyor, derinliği artıyor. Gürültü azalıyor. Belki de olgunluk, hızlanmak değil derinleşmektir. Buna bilgelik de denilebilir mi?
Bugün dünyanın en büyük sorunlarından biri acelecilik. Her şeyi hızlandırıyoruz. Yemek yemeyi, konuşmayı, çalışmayı, öğrenmeyi, hatta yaşamayı… Oysa doğada hiçbir şey acele etmiyor. Bir ağacın büyümesi yıllar sürüyor. Bir toprağın oluşması binlerce yıl alıyor. Bir ekosistemin kurulması ise bazen on binlerce yıl gerektiriyor. İnsan ise birkaç yılda bunların tamamını yok edebiliyor. Nil’de bunun en güzel örneklerinden biri.
Bu nehir yalnızca su taşımıyor. Aynı zamanda milyonlarca insanın ekmeğini, binlerce canlı türünün yaşamını ve dünyanın en önemli sulak alanlarından birini taşıyor. Geçtiği on bir ülkenin ekonomisi, tarımı ve kültürü doğrudan ya da dolaylı olarak Nil'den besleniyor.
Nehir kıyısında balıkçılar ağlarını bırakıyor. Çocuklar kıyıda oynuyor. Kuşlar su bitkilerinin üzerinde av peşinde koşuyor. Biraz ileride sazlıkların arasında başka canlılar hareket ediyor. Hepsi aynı ekosistemin sessiz üyeleri. Bizler ise doğaya çoğu zaman yalnızca kullanacağımız bir kaynak gözüyle bakıyoruz. Oysa doğa tüketilecek bir kaynak değil, birlikte yaşanacak/yaşatılacak emanettir.
Tam bu düşünceler içindeyken yanı başımda küçük bir kuş beliriyor. Kanatlarını öylesine hızlı çırpıyor ki adeta havada asılı duruyor. Birkaç saniye suyu izliyor. Sonra yıldırım gibi suya dalıyor. Gagasında küçük bir balıkla yeniden yükseliyor. Soruyorum, hüthüt kuşu diyorlar. Diğerlerine de çiftçi dostu anlamında bir kuş olduğunu söylüyorlar.
Doğa milyonlarca yıldır kusursuz çalışan bir düzen kurmuş. Ne planlama toplantıları yapıyor ne strateji belgeleri hazırlıyor. Sadece görevini yerine getiriyor. Belki de insanlığın unuttuğu tam olarak budur. Biz doğaya hükmetmeye çalışıyoruz oysa doğa bize nasıl yaşayacağımızı sessizce öğretmeye devam ediyor. Nil'in kıyısında otururken bir kez daha şunu düşündüm:
Medeniyetler büyük saraylar inşa ederek değil, büyük nehirlerin değerini bilerek kurulmuştur. Bugün iklim değişikliğinden, kuraklıktan, gıda krizinden söz ediyoruz. Aslında konuşmamız gereken ana konu insanın doğayla bozduğu ilişkidir. Çünkü suyun değerini ancak susuz kaldığımızda, toprağın kıymetini ancak ürün alamadığımızda, ağacın önemini ancak gölgesini kaybettiğimizde anlıyoruz. Belki de bütün mesele, ara sıra hayatın telaşına kısa bir ara verip bir nehrin kenarında oturabilmektir. Çünkü akan yalnızca su değildir. Zaman da akıyor. Hayat da...
Ve biz, çoğu zaman bunun farkına ancak durduğumuzda varıyoruz. Nil bana bir kez daha öğretti ki insan doğayı fethettiğini sandığı gün, aslında kendisi kaybediyor.