Nitelik mi, Nicelik mi?
Dünyada kanser görülme sıklığına ilişkin uluslararası veriler zaman zaman ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. İlk bakışta insanı düşündüren bu sonuçlar, aslında istatistiklerin nasıl okunması gerektiğini de göstermesi bakımından ilginç sonuçlar içeriyor.
GLOBOCAN'ın son yapılan 2022 yılı verilerine göre ülkeler, nüfus büyüklüğünden bağımsız olarak 100 bin kişi başına, yaşa göre standardize edilmiş kanser insidansına (ASR) göre sıralanıyor. Bu yöntem, ülkelerin nüfus ve yaş yapısı farklılıklarını ortadan kaldırarak birbirleri ile daha sağlıklı karşılaştırmalar yapılmasına da imkân sağlıyor.
Buna göre kanser görülme sıklığının en düşük olduğu ülkeler arasında Hindistan (98,5), Etiyopya (104,5), Bangladeş (105,6), Pakistan (105,6), Nijerya (113,6), Vietnam (150,8), Tayland (154,4), Mısır (166,1), Filipinler (185,4) ve Ukrayna (199,9) yer alıyor. Dünya ortalaması ise 196,9 olarak hesaplanırken, Türkiye'nin değeri yaklaşık 225,9 düzeyindedir.
Listenin diğer ucunda en çok kanser vakasına rastlanan ülkeler sıralamasında ise Avustralya (462), Yeni Zelanda (427), İrlanda (375), Amerika Birleşik Devletleri (367), Danimarka (358), Norveç (346), Belçika (345), Hollanda (341), Fransa (339) ve İsviçre (337) bulunuyor.
İlk bakışta şu soru akla geliyor: Neden ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde kanser daha sık görülüyor da gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerde kanser vakaları daha az görülüyor?
Bu sorunun tek bir cevabı elbette yoktur. Gelişmiş ülkelerde insanların daha uzun yaşaması, düzenli sağlık kontrollerinin yaygın olması ve kanser kayıt sistemlerinin çok daha güçlü olması nedeniyle daha fazla vakanın teşhis edilmesini sağlıyor. Buna karşılık düşük gelirli ülkelerde erken ölümler, yetersiz tarama programları ve kayıt eksiklikleri nedeniyle gerçek vaka sayılarının tamamı istatistiklere yansımayabiliyor. Buna rağmen istatistikler insidans karşılaştırması ile birbirleri ile kıyaslamalı olarak değerlendirilebiliyor.
Diğer yandan kanser vakalarında yaşam tarzının da göz ardı edilmemesi gerekir. Sanayileşmeyle birlikte artan hareketsizlik, işlenmiş gıda tüketimi, obezite, çevresel kirleticiler ve stres gibi faktörlerin kanser riskini artırdığı uzun yıllardır bilinmektedir. Buna karşılık kırsal bölgelerde yaşayan, fiziksel olarak daha aktif çalışan ve geleneksel beslenme alışkanlıklarını sürdüren toplumların bazı kanser türlerinde daha düşük risk taşıdığına ilişkin çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Ancak bunu yalnızca "doğal üretim" veya "organik beslenme" ile açıklaması da mümkün değildir, konu daha karmaşık ve çok faktörlüdür.
Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta, modern yaşamın insanı giderek doğadan uzaklaştırmasıdır. Tarımsal üretimde verimliliği artırmak amacıyla geliştirilen teknolojiler elbette önemlidir. Ancak üretimin yalnızca niceliğine odaklanırken insan sağlığını, toprağın biyolojik yapısını ve doğal ekosistemi de göz önünde bulundurmak gerekir. Belki de geleceğin en önemli sorusu, daha fazla üretmekten ziyade daha sağlıklı üretmenin yollarını bulabilmek olacaktır.
Bu satırları yazarken konunun benim için yalnızca istatistiklerden ibaret olmadığını da belirtmeliyim. Babamı pankreas kanseri nedeniyle kaybettim. Bu süreç bana hastalığın sadece tıbbi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal yönlerini de öğretti. Yaklaşık altmış yıl sigara kullanan babam, sigarayı bıraktıktan sonra pankreas kanserine yakalandı. Elbette bu durum sigara içmenin zararlı olmadığı anlamına gelmez. Aksine bilimsel araştırmalar, uzun yıllar sigara kullanımının oluşturduğu hasarın yıllar sonra da etkisini sürdürebildiğini ve bırakmanın riski azaltsa bile tamamen ortadan kaldırmadığını göstermektedir.
Zaten hiçbir hastalık bir gecede aniden ortaya çıkmıyor. Yıllar boyunca biriken alışkanlıklar, çevresel etkiler ve yaşam biçimi sağlığımızı şekillendiriyor. Belki de bu nedenle sağlıklı yaşamın en önemli ilkeleri hâlâ değişmedi: dengeli beslenmek, hareket etmek, sigaradan uzak durmak, gereksiz stresten kaçınmak ve doğayla bağımızı mümkün olduğunca koruyabilmek.
Sonuçta mesele sadece daha uzun yaşamak değil, daha sağlıklı yaşayabilmektir. Bazen niceliğin peşinde koşarken yaşamın gerçek niteliğini gözden kaçırabiliyoruz. Belki de asıl sorgulamamız gereken budur, diye düşünüyorum.