Merhaba dostlar...
Evet, haftanın sonuna geldik.
Geçen ömürde bazen yalnızlık, bazen mutluluk, kimi zaman da gözyaşları eşlik eder insana. İnsan dönüp arkasına baktığında, “Keşke döktüğümüz gözyaşları gerçekten değecek şeyler için olsaydı” demekten kendini alamıyor.
Bu duygularla haftayı kapatacak yazımıza başlayalım.
Buyurun...
Dün gece saatlerinde Fatma Betül Hanım hakkında yürütülen soruşturmada tutuklama talebi gündeme geldi.
Asıl mesele burada başlıyor.
Sorulması ve sorgulanması gereken çok şey var.
Fon krizi, seçim anketlerinde özellikle AK Parti seçmeninde görülen kızgınlığın sebeplerinden biri olabilir mi?
Bir tarafta sermaye piyasalarını denetlemekle görevli kurumlar, diğer tarafta parasını, birikimini, belki de yılların emeğini kaybetmiş vatandaşlar...
SPK Başkanı'nın kamuoyu önündeki rahat ve kendinden emin tavrı da ayrıca dikkat çekici. İnsan ister istemez soruyor: Sermaye piyasalarında yaşanan bu güven sorunu karşısında denetim mekanizmaları yeterince işletildi mi?
Adli kontrol şartıyla serbest bırakılanlar var. Tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilenler var.
Peki, bu ayrımın gerekçesi ne?
Fatma Betül Hanım hakkındaki sevk yazısında yer aldığı belirtilen, tasfiye kararının önceden bilinmesi, bu bilgi üzerinden işlem yapılması ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üyelik gibi iddialar son derece ciddi.
Özellikle örgüt suçlaması üzerinde durmak gerekiyor.
Çünkü mesele artık yalnızca borsada haksız kazanç sağlanıp sağlanmadığı tartışmasının ötesine taşınıyor.
Hatırlayalım...
Berat Albayrak döneminde muhalefetin gündemde tutmaya çalıştığı büyük parasal tartışmalar vardı. Ancak o tartışmaların seçmenin günlük hayatında ne ölçüde karşılık bulduğu ayrı bir meseleydi.
Bugünkü fon hadisesi ise farklı.
Ali Babacan'ın dile getirdiği yüz milyonlarca dolarlık muhtemel zarardan söz ediliyor.
Burada rakamlardan daha önemli bir şey var:
Vatandaşın kaybolan güveni!
Acaba bu olay AK Parti tabanında tahmin edilenden çok daha derin bir rahatsızlık mı oluşturdu?
Bu rahatsızlık partinin en üst kademelerine, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kadar ulaşmış olabilir mi?
Yoksa üzeri bir türlü kapanmayan bu fon meselesinde soruşturmanın yalnızca belirli isimlerle sınırlı kalması mı söz konusu?
Tam da burada aklıma başka bir soru geliyor...
Hayati Yazıcı'nın oğluyla ilgili yaşanan süreç acaba nasıl ilerleyecek? Benzer hukuki gelişmelere orada da şahit olacak mıyız?
Bilemiyorum...
Belki de bütün bu soruların cevabını zaman verecek.
Ama insan ister istemez düşünüyor:
Neşter gerçekten atıldıysa herkese aynı hassasiyetle dokunacak mı?
Bir hastalığı tedavi etmek istiyorsanız bazen neşter vurmanız gerekir.
Peki, gerçekten neşter mi atıldı? Yoksa yalnızca yaranın üzerindeki sargı mı değiştiriliyor?
Fatma Betül Hanım'ın tutuklama talebiyle sevk edilmesi, bu dosyada ciddi bir müdahalenin başlangıcı olarak okunabilir.
Bu hamle AK Parti tabanında "Kim suçluysa cezasını çekecek" düşüncesini yeniden güçlendirebilir mi?
Canı yanan, parası giden, güveni sarsılan vatandaşın yüreğine bir nebze su serpebilir mi?
Bilemiyorum.
Ancak adaletin tecellisi yönünde atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir.
Diğer taraftan iktidarın muhalefete karşı "Daha ne yapalım, yargı süreci işliyor" deme imkânı elde etmesi de mümkün.
Elbette burada esas olan siyasi kazanç değil, hukukun herkese eşit uygulanmasıdır.
Gelelim bütçe görüşmelerine...
Mehmet Şimşek'in yerinde olmayı bugün herhâlde pek az insan ister.
Ekonomik sıkıntılar, vatandaşın geçim derdi, emeklinin maaşı, piyasalardaki güven sorunu...
Hepsi aynı masanın üzerinde.
İYİ Parti Adana Milletvekili Ayyüce Türkeş'in bütçe görüşmelerindeki sert çıkışları dikkat çekiciydi. Haksızlık olarak gördüğü konuları yüksek sesle dile getirmesi, babası Alparslan Türkeş'ten miras kalan mücadeleci siyasi tavrı hatırlattı.
Bu fon meselesinde öne çıkan bir başka isim de İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta oldu.
Bürokrat ve ekonomist kimliğiyle meseleye hâkimiyeti, sorduğu sorular ve cevap alma ısrarı, muhalefetin nasıl yapılması gerektiği konusunda önemli bir örnek oluşturuyor.
Milletin vekili olmak, millet adına soru sormayı ve cevabın peşini bırakmamayı gerektirir.
Ali Babacan ise her zamanki sakin ve nazik üslubuyla meseleye yaklaşıyor.
Ancak kanaatimce bu fon tartışmasının ağırlığı altında Babacan'ın o ölçülü siyasi dili zaman zaman sıkışıp kalıyor.
Siyasette nezaket kıymetlidir ama bazen güçlü bir itirazın da güçlü bir sesle dile getirilmesi gerekir.
Önümüzde yılbaşı var.
Ardından siyasetin seçim hesaplarının giderek yoğunlaşacağı bir döneme giriyoruz.
Bana kalırsa ekonomik ve siyasi hamlelerin ilk adreslerinden biri emekliler olacak.
İlk işaretler MHP'den gelmeye başladı. Emekli maaşlarının yetersizliği konusunda yapılan açıklamalar, iktidar ortakları arasında da bu meselenin öneminin fark edildiğini gösteriyor.
Ancak mesele yalnızca maaşa yapılacak zam değil.
Mesele, emeklinin kaybettiği alım gücünün ne kadar geri verilebileceği.
Çünkü vatandaş artık rakamlara değil, cebinde kalan paraya bakıyor.
Peki, biz bunlarla meşgulken dünya ne yapıyor?
ABD ile İran arasındaki gerilimin petrol piyasalarında oluşturduğu baskı, yükselen enerji fiyatları ve enflasyon endişeleri yalnızca Türkiye'nin değil, Amerika ve Avrupa ekonomilerinin de gündeminde.
Hürmüz Boğazı'nın küresel ticarette oluşturduğu kırılganlık, özellikle enerji ithalatına bağımlı ülkeleri alternatif güzergâhlar aramaya yöneltiyor.
İşte tam burada Çin'e bakmak gerekiyor.
Çin, kendisini "Near-Arctic State" yani "Arktik'e Yakın Devlet" olarak tanımlıyor.
Oysa Arktik bölgesinde ne toprağı var ne de kıyısı.
Ama bir gelecek hesabı var!
Eriyen buzulların açabileceği deniz güzergâhlarını, Avrupa'ya ulaşım imkânlarını ve geleceğin ticaret yollarını değerlendiriyor.
Bir zamanların Baharat Yolu'nun yerini, gelecekte bir Buzul Yolu alabilir mi?
Çin bu ihtimali yıllardır stratejik hesaplarının içinde tutuyor.
Elbette Arktik rotası Hürmüz Boğazı'nın birebir alternatifi değil. Fakat Çin'in yaptığı şey, tek bir güzergâha bağımlı kalmamak ve geleceğin ticaret yollarında söz sahibi olmak.
İşte mesele tam da burada.
Biz bugünün siyasi tartışmalarıyla meşgulken başkaları yarının ticaret yollarını planlıyor.
Biz kimin ne söylediğine, kimin kime cevap verdiğine, hangi siyasi tartışmanın gündeme oturduğuna bakarken dünya yeni ekonomik ve stratejik dengeler kuruyor.
Elbette adalet de ekonomi de siyaset de konuşulacak.
Ama bir ülkenin yalnızca bugünü konuşarak geleceği inşa etmesi mümkün değil.
Bugünün hesabını sorarken yarının hesabını da yapmak zorundayız.
Çünkü dünya beklemiyor.
Haftayı kapatırken hem adaletin herkese eşit uygulanmasını hem de ülkemizin günlük tartışmaların ötesinde büyük bir gelecek vizyonuyla yol almasını temenni ediyorum.
Sizleri sırrın sahibi Rabbime emanet ediyorum.