Konya
Az bulutlu
4°
Aksaray
Parçalı bulutlu
4°
Karaman
Açık
6°

Akademide Goodhart Çıkmazı

Bir yerde işgörenlerin çalışmalarına belirli ölçütler konulursa, bir süre sonra insanlar yaptıkları işin kendisine değil, o ölçütlere odaklanmaya başlarlar. Başlangıçta işi değerlendirmek için kullanılan ölçüt, zamanla işin kendisinin yerine geçer. Böylece insanlar gerçekte yapmaları gereken şeyi değil, sistemin kendilerinden istediği göstergeleri üretmeye başlar.

İngiliz iktisatçı Charles Goodhart'ın 1975 yılında ortaya koyduğu ve sonradan “Goodhart Yasası” olarak anılan yaklaşımın temelinde bu düşünce vardır. En basit ifadeyle, bir ölçüt hedef haline geldiğinde, artık iyi bir ölçüt olmaktan çıkabilir. Çünkü insanlar, ölçülene göre şekillenir.

Örneğin bir bankanın başarısı yalnızca verdiği kredilerin geri dönüşü üzerinden değerlendirilirse banka yöneticileri riskli müşterilere kredi vermeyi keser. Böylece kredi riski düşer, fakat kredi hacmi, müşteri memnuniyeti ve kârlılık da düşebilir. Ölçülen değer iyileşirken kurumun gerçek amacı zarar görebilir. Çalışma hayatında da benzer durumlar vardır. Bir çalışanın başarısı yalnızca işyerinde geçirdiği saatle ölçülüyorsa, çalışan zamanla çalışmanın niteliğine değil, saate odaklanır. Sekiz saat işyerinde bulunmak ile sekiz saat verimli çalışmak aynı şey değildir.

Tarım işçiliğinde bunun halk arasındaki karşılığı oldukça ilginçtir. İşin bir an önce bitmesini isteyen çalışan ile zamanın geçmesini bekleyen çalışan arasındaki çalışma temposu farklılaşabilir. Arayı uzatmak, işe yeniden başlamayı geciktirmek veya ağır hareket etmek için kullanılan “ırgat gevişi” ifadesi, aslında çalışma davranışının nasıl teşviklere göre değişebildiğini gösteren basit bir örnektir. Burada sorun insanın çalışmak istememesi değildir. Sorun, neyin ödüllendirildiğidir. İnsan neyin ödüllendirildiğini görür ve davranışını ona göre düzenler.

Peki, akademi neden ölçülebilir olanı üretmeye başladı? İşte, asıl mesele burada başlıyor. Akademinin temel amacı bilgi üretmek, bilgiye katkı sağlamak, yeni fikirler geliştirmek, öğrenciler yetiştirmek ve toplumun karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm üretmektir. Ancak bunların önemli bir bölümü kolayca ölçülemez. Bir akademisyenin öğrencisinde oluşturduğu merakı nasıl puanlayabiliriz? Bir dersin öğrencinin düşünme biçiminde yaptığı değişimi hangi göstergeyle ölçebiliriz? Bir araştırmanın on yıl sonra ortaya çıkabilecek etkisini bugünden nasıl hesaplayabiliriz? Bir bilim insanının ortaya koyduğu fikrin başka bir araştırmacıya ilham vermesini kaç puanla değerlendirebiliriz? Bunların ölçülmesi zordur. Buna karşılık yayın sayısı kolayca ölçülür. Atıf sayısı kolayca ölçülür. Kongre katılım sayısı ölçülür. Bildiri sayısı ölçülür. Proje sayısı ölçülür. Ders saati ölçülür. Akademik faaliyetlerin ölçülmesi elbette gereklidir. Fakat sorun ölçmek değildir. Sorun, ölçülebilen şeyin, gerçek değerin yerine konulmasıdır. İşte Goodhart Çıkmazı tam da burada ortaya çıkar.

Akademik sistem, bilimsel niteliği doğrudan ölçmekte zorlandığı için onun yerine bazı göstergeler koyar. Daha sonra bu göstergeler akademik başarıyı belirleyen kriterlere dönüşür. Bir süre sonra akademisyen artık “iyi bilim yapmak” ile “iyi ölçülmek” arasındaki farkı düşünmek zorunda kalır. Ve sistemin yönü değişir. Yayın yapmak ile yayın sayısını artırmak aynı şey değildir. Bir akademisyene “önemli bir bilimsel problem üzerinde çalış” demek ile “belirli sayıda yayın yap” demek aynı şey değildir. İlkinde başlangıç noktası bilimsel problemdir. İkincisinde başlangıç noktası sayıdır. Bu fark küçük görünse de akademik hayat açısından son derece önemlidir.

Bir araştırmacı gerçekten önemli olduğunu düşündüğü bir problemi araştırmak yerine, daha kısa sürede yayınlanabilecek konulara yönelebilir. Araştırmanın bütünlüğünden ziyade kaç parçaya ayırabileceğini düşünmeye başlar. Çünkü sistem yayının bilimsel değerini değil, çoğu zaman yayın olarak varlığını daha kolay ölçmektedir. Böylece bilimsel araştırmanın temel sorusu değişir. “Bu araştırma ne söylüyor?” yerine, “Bundan kaç yayın çıkar?” sorusu sorulmaya başlanır. İşte bu noktada sayı, bilimin hizmetindeki bir araç olmaktan çıkar ve bilimin kendisini yönlendiren bir hedef haline gelir. Goodhart Yasası'nın akademideki karşılığı da budur.

Akademik yayın teşviki gerçekten neyi teşvik ediyor? Akademik teşvik sistemlerinin amacı açıktır: Akademisyenleri daha fazla bilimsel BİLGİ üretime yöneltmek. Ancak burada kritik bir soru vardır: Teşvik edilen şey gerçekten bilimsel üretim midir, yoksa bilimsel üretimin ölçülebilir göstergeleri midir? İkisi aynı şey değildir. Bir akademisyenin çok sayıda makalesi olabilir. Fakat bu makalelerin hiçbiri alanında önemli bir değişiklik meydana getirmeyebilir. Bir başka akademisyenin ise daha az sayıda çalışması olabilir. Fakat bu çalışmalar yıllar boyunca kullanılabilir, yeni araştırmalara temel oluşturabilir veya uygulamada önemli bir sorunun çözümüne katkı sağlayabilir. Sayısal sistem ilk akademisyeni daha başarılı gösterebilir. Bilim ise ikinci akademisyeni daha değerli bulabilir. Burada ortaya çıkan çelişki önemlidir. Sistem ile bilim aynı şeyi ödüllendirmeyebilir. Benzer durum kongre ve sempozyumlarda da görülebilir. Bir akademisyenin bilimsel toplantılara katılması elbette değerlidir. Farklı araştırmacılarla tanışmak, fikir alışverişinde bulunmak ve yeni araştırma alanlarını görmek bilimsel gelişmenin önemli parçalarıdır. Ancak toplantıya katılmanın kendisi akademik başarının göstergesine dönüştüğünde başka bir davranış ortaya çıkabilir. Artık önemli olan toplantının niteliği değil, kaç toplantıya katılındığıdır. Sunulan bildirinin bilimsel katkısı yerine bildirinin sayısı önem kazanabilir. Böylece akademik faaliyet, bilimsel düşünce üretmekten çok akademik özgeçmişi büyütmeye dönüşebilir. Özellikle çevrimiçi toplantıların yaygınlaştığı pandemi sonrasında bu durum daha görünür hale gelmiştir. Bir toplantıya katılmanın maliyeti ve zaman yükü azaldıkça, toplantıların sayısı artabilmektedir. Fakat toplantı sayısındaki artışın bilimsel üretimde aynı oranda bir artış meydana getirdiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü faaliyetin sayısı ile faaliyetin değeri aynı şey değildir.

Akademisyen mi yetiştiriyoruz, puan toplayan insan mı? Belki de akademinin en önemli sorusu budur. Bir akademisyenin yükselmesi için gerekli kriterleri belirlemek elbette gereklidir. Üniversitelerde liyakat ve performansın değerlendirilmesi gerekir. Hiçbir ölçüt kullanmadan değerlendirme yapmak da doğru değildir. Ancak ölçütler insanın önüne geçtiğinde problem başlar. Bir doçentlik veya profesörlük dosyasına belirli sayıda yayın, bildiri, kongre, proje veya başka akademik faaliyet şartı konulduğunda aday doğal olarak bu sayıları tamamlamaya yönelir. Çünkü sistem ona bunu söyler. Böyle bir ortamda adayın zihninde zamanla şu soru oluşabilir: “Bilime nasıl katkı sağlayabilirim?” yerine, “Dosyamdaki eksik puanı nasıl tamamlarım?” Bu değişim akademi açısından son derece önemlidir. Çünkü ilk soru bilimin sorusudur. İkinci soru ise sistemin sorusudur. Ve akademisyen, zamanla sistemin sorusuna cevap vermeye başlarsa akademinin temel amacı geri plana düşer.

İnsan değil, gösterge ödüllendirilmeye başlar. Burada akademik sistemi eleştirirken akademisyenleri suçlamak kolaydır. Fakat asıl mesele kişilerin davranışlarından çok, davranışı üreten sistemdir. Bir akademisyene neyin değerli olduğunu sistem gösterir. Yayın puan getiriyorsa yayın yapılır. Atıf puan getiriyorsa atıf önem kazanır. Kongre puan getiriyorsa kongreye katılınır. Proje puan getiriyorsa proje yapılır. Ders saati üzerinden ödeme yapılıyorsa ders saati önem kazanır. İnsanları bunun için suçlamak kolaydır. Fakat sistemi kuranların daha önemli bir sorumluluğu vardır: Acaba biz hangi davranışı ödüllendiriyoruz? Çünkü insanlar çoğu zaman kendilerinden bekleneni yaparlar. Eğer sistem niteliği değil niceliği ödüllendiriyorsa, akademisyenin niceliğe yönelmesi şaşırtıcı değildir. Saymak kolaydır, değer biçmek zordur. Belki de akademik sistemlerin en büyük yanılgısı budur. Saymak kolaydır. Değer biçmek zordur. On makaleyi sayabilirsiniz. Fakat o on makalenin bilimsel değerini değerlendirmek daha zordur. Yirmi kongre katılımını sayabilirsiniz. Fakat bu toplantıların akademik düşünceye katkısını ölçmek zordur. Bir öğretim elemanının verdiği ders saatini hesaplayabilirsiniz. Fakat o dersin öğrencinin hayatında oluşturduğu etkiyi ölçmek neredeyse mümkün değildir. Bir projenin bütçesini ve süresini ölçebilirsiniz. Fakat o projenin toplumda meydana getirdiği değişimi yalnızca rakamlarla açıklayamazsınız. İşte bu nedenle akademik değerlendirme sistemlerinin kolay olanı değil, anlamlı olanı ölçmeye çalışması gerekir. Her ölçülebilen şey değerli değildir. Her değerli şey de ölçülebilir değildir.

Öyleyse Üniversitelerin amacı nedir? Burada yeniden başlangıç noktasına dönmek gerekiyor. Üniversite neden vardır? Daha fazla yayın üretmek için mi? Daha fazla proje yapmak için mi? Daha fazla kongre düzenlemek için mi? Daha fazla atıf almak için mi? Yoksa bilgi üretmek, insan yetiştirmek ve topluma katkı sağlamak için mi? Elbette yayın, proje, kongre ve atıf akademik hayatın önemli unsurlarıdır. Bunların hiçbirini küçümsemek doğru değildir. Ancak bunlar amaç değil araçtır. Araçlar amaç haline geldiğinde sistem kendi içinde bir döngü yaratır. Önce bilimsel üretimi ölçmek için göstergeler belirlenir. Sonra bu göstergeler ödüllendirilir. İnsanlar ödül almak için göstergeleri üretmeye başlar. Göstergeler arttıkça sistem başarılı olduğunu düşünür. Ancak göstergeler artık başlangıçta ölçmek için konuldukları gerçekliği temsil etmemeye başlayabilir. İşte Goodhart Çıkmazı budur.

Akademi kimi ödüllendiriyor?

Bugün akademinin kendisine sorması gereken soru belki de “Kaç yayın yaptık?” değildir. Daha önemli soru şudur: “Ürettiğimiz yayınlar neyi değiştirdi?” “Kaç kongre yaptık?” değil: “Bu kongrelerde hangi fikirler ortaya çıktı?” “Kaç proje yürüttük?” değil: “Bu projeler hangi sorunu çözdü?” “Kaç ders verdik?” değil: “Bu derslerden kaç öğrenci gerçekten bir şey öğrendi, faydalandı?” “Kaç atıf aldık?” değil: “Ürettiğimiz bilgi başka insanların düşüncesini nasıl değiştirdi?” olmalıdır. Bunları ölçmek daha zordur. Fakat akademinin görevi kolay olanı yapmak değildir. Bilimin değeri de zaten burada ortaya çıkar.

Sonuçta kazanan kim?

Akademik sistem insanları ölçmek zorundadır. Fakat ölçümün kendisi amaç haline geldiğinde akademinin yönü değişir. İnsan, göstergeyi takip etmeye başlar. Gösterge hedef olur. Hedef davranışı değiştirir. Davranış göstergenin değerini düşürür. Sonunda sistem, ölçmek istediği şeyin yerine kendi ürettiği sayıları ölçmeye başlar. Bu nedenle akademinin bugün yalnızca “ne kadar üretiyoruz?” sorusunu değil, “neden üretiyoruz?” sorusunu da sorması gerekir. Çünkü daha fazla yayın yapmak bilimsel gelişme değildir. Daha fazla kongre yapmak bilimsel gelişme değildir. Daha fazla puan almak bilimsel gelişme değildir. Bunlar ancak bilimsel niteliği artırdığı ölçüde anlamlıdır. Aksi halde üniversiteler bilim üreten kurumlar olmaktan çıkıp, bilimsel performans göstergeleri üreten kurumlara dönüşebilir. Ve belki de Goodhart'ın akademi için en önemli uyarısı burada yatmaktadır: Bir akademisyeni ölçmek için koyduğumuz gösterge, akademisyenin ulaşması gereken hedefe dönüştüğünde, artık akademisyeni değil göstergeyi ödüllendiriyoruz demektir. O zaman asıl soru şudur: Akademide kimi yarıştırıyoruz, akademisyenleri mi, göstergeleri mi? Daha da önemlisi: Herkes birbirini geçmeye çalışırken, bilimin kendisi geride kalıyorsa gerçekten kazanan kimdir?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız