Anlamsal bir yorgunluk
Neden fiziksel olarak dinlendiğinize emin olduğunuz bir gün sanki hiç dinlenmemiş gibi hissedersiniz?
Neden başarılarınız sizi eskisi kadar tatmin etmez ve de hak edilmiş bir galibiyetin mutluluğu beklenenden az sürebilir?
Neden ünlü psikoloji yazarları, keşişler ya da din adamları hayatın anlamı üzerine yıllardır konuşmuş ve hala da konuşmakta?
Hiç kendinizi “Acaba hayatın anlamı nedir? Ben bu hayata ne amaç uğruna geldim?” gibi soruları cevaplarken bulduğunuz oldu mu? Ya da dinlediğiniz bir podcast/youtube yayınında bu konuyu irdelerken buldunuz mu kendinizi? Cevabınız evetse (yani umarım evettir) kısa bir anlamsal yolculuğa hoş geldiniz.
Felsefe ile ilgilenenler bilecektir; Viktor Frankl’ın insanın anlam arayışı adlı eserini. Burada Frankl, “Yaşamak için bir nedene sahip olanlar hayatlarındaki her ‘nasıl’a katlanabilirler” der. İnsanın katlanması gereken durumlar aslında onlara yükledikleri anlamla değişebilmekte diye yorumluyorum bu sözünü. Yani aynı işi yapan iki insandan birisi sürekli şikayetle işini yapmaya çalışıyorsa ve diğeri umudunu kaybetmeden işine sarılabiliyorsa kuvvetle muhtemel bu işin zorluğundan değil ona yükledikleri anlamla ilişkilidir. Buradan şu sonuca varabiliriz, kişi hayatının anlamsızlığı üzerinde çokça düşünüyorsa anlamlandırdığı yerde bir pürüz olabilir mi?
Modern yaşamda insanların “Çok yorgunum”, “Depresyona girdim”, “Tükenmiş hissediyorum”, “Moodum düşük” gibi söylemlerinin olması aslında sadece uzun mesai saatleri, düşük ücretleri, iş yeri mobbingi, vizyonsuz yöneticiler ya da iş arkadaşları değildir. Tatilde olsa dahi dinlenemeyen, uyusa bile kendine gelemeyen, hedeflerine ulaşsa bile yeteri kadar olmadığını düşünen insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çünkü sorun beden, başarı sayısı, banka hesaplarındaki sıfırların çokluğu değil. Mevzu ruh. Ruhun anlamını, hırçın bir denizde yönünü arayan bir yolcu gemisi gibi yol alarak aramasında.
Hayat bize hep daha fazlasının olabileceğini dayatmış durumda. Daha fazla arkadaş, daha fazla para, daha fazla başarı…
Hep daha fazlası.
Evet, bize bunlar sunuldu fakat bunların yanında “Neden?” sorusu eksik kaldı. Tasavvuf da tam burada kendini gösteriyor. Hırçın denizdeki o geminin nereye gittiğini değil de neden gittiğini sorgulatıyor insana. Tasavvufa göre, gayesi olmayanların yolu da olmaz. Ve bu gaye dışarıdan gelen bir ödül değil, aksine ruh da filizlenebilen bir fidandır.
Belki de hayatımıza yön vermenin, yeniden başlayabilmenin tek yolu yaşamımıza çok şey sığdırmak değil, bir anlam kazandırmaktır.
Kim bilir?