İnsan mı Ölüyor, İnsanlık mı?
Dünyanın dört bir yanından yükselen çığlıklar, ekranlarımıza düşen trajik görüntüler ve her geçen gün biraz daha kanıksadığımız baskı, otoriterlik, şiddet ve kısıtlanan özgürlükler, insanın zihnine aynı soruyu getiriyor: İnsanlık mı ölüyor? Belki de asıl sormamız gereken soru bundan biraz daha farklıdır: Biyolojik birer varlık olan insanlar mı can veriyor, yoksa bizi yalnızca yaşayan canlılar olmaktan çıkarıp “insan” yapan değerlerin, yani insanlığın kendisine mi veda ediyoruz?
Her gün gazete manşetlerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya akışlarında ölüm haberleriyle karşılaşıyoruz. “Şu kadar kişi hayatını kaybetti”, “şu kadar yaralı var”, “şu kadar insan yerinden edildi” deniliyor. Birkaç saniye sonra başka bir habere geçiliyor. Oysa her sayı, yarım kalmış bir hayatı, gerçekleşememiş bir hayali, geride bırakılmış bir aileyi ve birilerinin kalbinde açılmış derin bir yarayı ifade ediyor.
Ölüm, insanın biyolojik varlığının sona ermesidir. İnsan doğar, yaşar ve bir gün ölür. Bu, doğanın değişmez yasalarından biridir. Fakat asıl trajedi yalnızca insanların ölmesi değildir. Asıl trajedi, insanların ölümüne ve acısına karşı toplumun giderek daha fazla duyarsızlaşmasıdır. Çünkü biyolojik ölüm bireyseldir. Vicdanın, merhametin ve empatinin ölümü ise toplumsaldır. Belki de günümüzün en büyük tehlikesi burada yatmaktadır.
Dünya, teknik anlamda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirine bağlı. Dünyanın bir ucunda meydana gelen bir olaydan saniyeler içerisinde haberdar olabiliyoruz. Bir savaşın görüntülerini, yıkılmış bir evin fotoğrafını, ağlayan bir çocuğun yüzünü veya yerinden edilmiş insanların yürüyüşünü aynı anda milyonlarca insan izleyebiliyor.
Fakat garip bir biçimde, bu kadar çok bilgiye sahip olmak bizi daha duyarlı insanlar haline getirmiyor. Tam tersine, bazen acıyı çoğalttıkça duyarlılığımızı azaltıyoruz. Çünkü sürekli maruz kaldığımız görüntüler, bir süre sonra gerçek insanların gerçek acıları olmaktan çıkıp yalnızca “içerik” haline geliyor. Yıkılan evler, göç eden insanlar, açlık, savaş, adaletsizlik ve ölüm; ekranlarımızda birkaç saniyeliğine görünen, ardından başka bir görüntüyle yer değiştiren sıradan haber parçalarına dönüşüyor. Bir insanın ölümünü izliyor, üzülüyor, sonra telefonumuzu aşağı kaydırarak başka bir videoya geçiyoruz. Bir süre sonra acı da tüketilen bir ürüne dönüşüyor.
Bu durum, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışının modern dünyadaki karşılığıdır. Yılan artık kapımızın önünden geçmiyor, ekranlarımızdan geçiyor. Biz de çoğu zaman ekranı kapattığımızda sorunun ortadan kalktığını sanıyoruz. Oysa dünya, ekran kapanınca değişmiyor.
İnsanlığı var eden temel değerler, empati, merhamet, adalet, dayanışma ve başkasının hakkına saygıdır. Bizi yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir canlı türünden ayırıp medeniyet inşa eden varlıklara dönüştüren de budur. İnsan yalnızca kendi acısını hisseden bir varlık değildir. Başkasının acısını anlayabildiği ölçüde insandır.
Bir çocuğun açlığını kendi çocuğunun açlığı kadar önemsemek, hiç tanımadığımız bir insanın ölümünü yalnızca bir istatistik olarak görmemek, haksızlığa uğrayan kişinin kimliğine bakmadan adalet istemek, insan olmanın temel ölçülerindendir.
Fakat çıkarların, rekabetin ve sürekli daha fazlasına sahip olma arzusunun belirleyici olduğu bir dünyada bu değerler giderek geri plana itiliyor. Başarı çoğu zaman ne kadar kazandığımızla, mutluluk ne kadar tükettiğimizle, değerimiz ise ne kadar görünür olduğumuzla ölçülüyor. Böyle bir dünyada insanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Gerçekten daha mı çok yaşıyoruz, yoksa yalnızca daha çok tüketerek mi var oluyoruz?
Her gün daha fazlasını istememiz gerektiği söyleniyor. Daha büyük ev, daha yeni araba, daha yeni telefon, daha fazla tüketim, daha fazla kazanç... Oysa dünyanın kaynakları sınırsız değil. İnsanın ihtiyaçları ile arzuları arasındaki mesafe giderek büyüyor. Reklamlar, yalnızca ihtiyacımız olanı satın almamızı değil, ihtiyacımız olduğunu düşünmediğimiz şeyleri de istememizi sağlıyor. Tüketim, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp kimliğin bir parçasına dönüşüyor. Bu durumda insan yalnızca doğadan uzaklaşmıyor, kendisinden de uzaklaşıyor.
Çünkü insan, daha fazla tüketmek için çok fazla çalışıyor, daha fazla çalışmak için daha fazla zaman harcıyor ve sonunda sahip olduğu şeylerin sahibi mi, yoksa onların hizmetkârı mı olduğunu sorgulamaya bile fırsat bulamıyor. Jason Hickel’in büyüme merkezli ekonomik düzeni sorgulayan yaklaşımı da tam bu noktada önem kazanıyor. “Daha fazla”nın her zaman “daha iyi” anlamına gelmediğini düşünmek zorunda olduğumuzu hatırlatıyor. Belki de insanlığın geleceği, daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmekten çok, daha az kaynakla daha anlamlı, daha adil ve daha insanca yaşayabilmeyi öğrenmesine bağlıdır. Çünkü mesele yalnızca ekonominin büyümesi değildir. Mesele, insanın küçülmemesidir. İnsanın vicdanının küçülmemesi, merhametinin küçülmemesi, başkasının hakkına duyduğu saygının küçülmemesi, adalet duygusunun küçülmemesidir.
Bütün bunların yanında bizi kuşatan bilgi dünyasına da dikkat etmek zorundayız. Her haber gerçek değildir. Her görüntü gerçeği anlatmaz. Her yorum bilgi değildir. Reklam ile haber, propaganda ile bilgi, gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşabiliyor. Böylece insan, sürekli kendisine bir şeylerin söylendiği bir dünyada yaşamaya başladı. Ne satın alacağı, ne düşüneceği, neyi beğeneceği, neye öfkeleneceği, kimi takip edeceği ve neyin önemli olduğu bile çoğu zaman başkaları tarafından belirlenmeye çalışılıyor.
Bu nedenle insanlığın korunması yalnızca savaşların sona erdirilmesiyle mümkün değildir. İnsanlığın korunması aynı zamanda düşünme özgürlüğünün, sorgulama yeteneğinin ve hakikati arama iradesinin korunmasına da bağlıdır.
Yalanın sıradanlaştığı yerde güven kaybolur.
Güvenin kaybolduğu yerde dayanışma zayıflar.
Dayanışmanın zayıfladığı yerde toplum yalnızlaşır.
Toplum yalnızlaştığında ise insan, kalabalıkların içinde bile kendisini tek başına bulur. Yine de bütün bunlar, insanlığın tamamen çaresiz olduğu anlamına gelmez.
Tarih boyunca insanlık çok daha karanlık dönemlerden geçti. Savaşlar, salgınlar, kıtlıklar, baskılar ve büyük yıkımlar yaşandı. Buna rağmen insanlar birbirlerine el uzattılar. Yıkılan şehirleri yeniden kurdular. Yetim çocuklara sahip çıktılar. Yaraları sardılar. Adalet aradılar. Bilimi, sanatı ve düşünceyi yeniden ürettiler. Demek ki insanlığın ölümü değil dirilişinin de mümkün olabileceğini gösteriyor. Bunun yolu da büyük ve gösterişli sözlerden önce küçük ama gerçek davranışlardan geçiyor.
Haksızlık karşısında susmamak...
Başkasının acısını küçümsememek...
Yalanı normalleştirmemek...
İhtiyacımızdan fazlasını tüketmemek...
İşimizi gerektiği gibi yapmak...
Emeğe saygı göstermek...
Doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak görmemek... Ve en önemlisi, kendimiz için istediğimiz adaleti başkaları için de istemek, gerekiyor. Bunlar dünyayı belki bir günde değiştirmez. Ama insanlığın ölmesini engeller.
Sonuçta, her gün toprağa düşen bedenlerle birlikte fiziksel olarak insan elbette ölüyor. Fakat daha büyük ve tehlikeli yıkım ruhlarımızda gerçekleşiyor. İnsanlığın ölümü, önce vicdanın susmasıyla başlıyor. Sonra empati kurma yeteneğimizi kaybediyoruz. Ardından merhameti bir zayıflık olarak görmeye başlıyoruz. En sonunda da başkasının ölümünü yalnızca bir sayı, başkasının açlığını yalnızca bir haber, başkasının hakkını ise bize engel olan bir ayrıntı olarak görmeye başlıyoruz. İşte o zaman gerçekten tehlikeli bir noktaya gelmiş oluyoruz. Çünkü insan öldüğünde bir hayat sona erer. Fakat insanlık öldüğünde, insanın, insan karşısındaki sorumluluğu sona erer. Bedenlerin ölümüne her zaman engel olamayabiliriz. Savaşları, hastalıkları, doğal afetleri veya bütün adaletsizlikleri tek başımıza ortadan kaldırmamız mümkün değildir. Ama bir insanın acısını görmezden gelip gelmemek bizim tercihimizdir.
Yalana inanıp, inanmamak...
Haksızlık karşısında susup, susmamak...
İhtiyacımız olmayanı tüketip, tüketmemek...
İşimizi hakkıyla yapıp, yapmamak...
Başkasının hakkını kendi çıkarımızdan daha önemsiz görüp, görmemek... Bunların her biri insanlığımızla ilgili bir tercihtir. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: İnsanlar ölüyor, evet. Peki biz hâlâ insan kalabiliyor muyuz? Çünkü insanlığın geleceği yalnızca savaşların, ekonomilerin veya teknolojilerin geleceği değildir. İnsanlığın geleceği, vicdanımızın geleceğidir. Ve belki de dünyayı kurtaracak ilk şey daha çok tüketmek değil, daha az tüketmeyi, daha çok sahip olmak değil, daha çok paylaşmayı, daha çok konuşmak değil, daha çok anlamayı öğrenmektir. İnsan ölür. Ama insanlık, ancak biz izin verirsek ölür.