Çuvalla Para
Eskiden bir söz söylenirdi: “Çuvalla para eder.” Bu söz bir işin, bir malın ya da bir kazancın çok büyük olduğunu anlatmak için kullanılırdı. Çuvalla para, aslında paranın miktarından çok, onun gözümüzdeki değerini anlatırdı. Çünkü para azdı, değerliydi ve insan elinde tuttuğu zaman gerçekten “para” gibi hissedilirdi. Bugün ise “çuvalla para” sözü bambaşka bir anlam kazanmış durumda. Bir zamanlar çuvalla taşınacak kadar büyük bir servet, bugün belki de bir telefon ekranındaki birkaç rakamdan ibaret. Para artık çoğu zaman cebimizde değil, banka hesabımızda duruyor. Elimize aldığımız kâğıt paraların sayısı azalmış olabilir ama ekranda gördüğümüz rakamlar büyüyor. Ne var ki rakamların büyümesi, paranın değerinin de büyüdüğü anlamına gelmiyor. Tam tersine… Paranın alım gücü düştükçe, daha fazla para ile daha az şey satın alabiliyoruz. Bir zamanlar kuruşların bile hesabı yapılırdı. Simit 15 kuruştu. Çocuğa 25 kuruş harçlık verilir, simidini alan çocuk 10 kuruşunu geri getirirdi. O, 10 kuruşun da bir anlamı, bir değeri vardı. Para küçük olabilirdi ama satın alma gücü büyüktü. Bugün ise kuruşları konuşmak neredeyse anlamsız hale geldi. Bir zamanlar bir çocuğun cebinde taşıdığı birkaç kuruşla yaptığı hesabı, bugün yetişkinler çok daha büyük rakamlarla yapmak zorunda kalıyor.
Çocukluğumdan hatırladığım bir anı var. İlkokula gittiğimiz bir zamanda kuzenimin okul masrafı 12,5 lira tutmuş. O zamanlar para bugün olduğu gibi kolay harcanan, değeri hızla değişen bir şey değil. Nenem kuruş ile lirayı karıştırmış. Çocuk huysuzlanınca komşuya gidip: “Esma kız, çocuk huysuzlandı. Varsa 12,5 kuruş verin de çocuk okula versin” demiş. Komşu Şefka abla: “12,5 kuruş yok ama 25 kuruş var, al.” demiş. Nenem 25 kuruşu alıp eve gelmiş. Çocuğa da: “Al oğlum, aman üstünü getir. Komşudan aldım” diye tembihlemiş. Çocuk ise: “Nene, bende 1 lira var. Ne yapayım 25 kuruşu?” diye itiraz etmiş. Nenem ısrarla: “Aman oğlum, kaybetme, komşudan aldım, üstünü getir” demeye devam etmiş. Bugün, bu olayı hatırladığımızda belki gülüyoruz. Fakat burada yalnızca bir aile hatırası yok. Değişen ekonomik hayatımızın küçük ama çok anlamlı bir fotoğrafı var. O günlerde 25 kuruş gerçekten paraydı. Kaybedildiğinde üzülecek, komşudan alındığında geri verilecek, harcandığında ne alındığı bilinecek kadar değerliydi. Bugün ise para başka bir biçime büründü.
Cebimizdeki para azaldığında değil, banka hesabımızda görünen rakam azaldığında endişeleniyoruz. Maaşımızı elimize aldığımızda desteler halinde para görmek yerine telefon ekranına bakıyoruz. Para kazanmak, para harcamak, para göndermek, borç ödemek birkaç saniyelik işlemler haline geldi. Para, artık çoğu zaman elle tutulmuyor, rakam olarak görülüyor. Belki de günümüzün en büyük ekonomik değişikliklerinden birisi de budur. Eskiden insan parasını sayardı, şimdi hesabını kontrol ediyor. Eskiden cebindeki paraya bakardı, şimdi telefonundaki uygulamadan hesabına bakıyor. Eskiden “param bitti” denirdi, şimdi “hesabımda para kalmadı” deniliyor. Aslında değişen yalnızca ödeme biçimi değil, para ile kurduğumuz ilişki de değişti. Nakit para insanı harcarken düşündürürdü. Cebinden çıkan banknotu görürdün. Kaç lira kaldığını bilirdin. Para somuttu, bir elden diğerine geçerken hissedilirdi. Şimdi ise hissiz bir şekilde kartı uzatıyor, telefonu yaklaştırıyor veya ekranda birkaç tuşa basıyoruz. Para saniyeler içinde bir hesaptan başka bir hesaba geçiyor. Bazen harcadığımız paranın miktarını bile tam olarak hissetmiyor, bilmiyoruz. Üstelik para artık yalnızca alışverişte el değiştirmiyor, borç, kredi, faiz, taksit, dijital ödeme ve elektronik transferlerle de sürekli hareket ediyor. Bir rakam yükseliyor, başka bir rakam düşüyor. Buna biz kazanç veya kayıp diyoruz. Fakat burada önemli bir ayrım var: Rakam ile değer aynı şey değildir. Hesabımızda daha fazla para görünmesi, daha zengin olduğumuz anlamına gelmeyebiliyor. Eğer fiyatlar da aynı dönemde yükseliyorsa, hesabımızdaki rakam büyürken satın alma gücümüz azalabiliyor.
İşte “çuvalla para” meselesinin asıl hikâyesi de burada başlıyor. Eskiden çuvalla para, çok büyük bir servetin göstergesiydi. Bugün ise çuvalla para taşımak zorunda kalsak, bunun nedeni zenginleşmiş olmamız değil, paranın değer kaybetmiş olmasıdır. Hatta maaşlar eskisi gibi hâlâ nakit olarak verilseydi, bugün çalışanların maaşlarını taşımak için çanta yetmez, belki çuval gerekirdi. Bankaya yatırılacak parayı getiren görevliler ise birkaç deste banknotla değil, çok daha büyük miktarda parayla uğraşmak zorunda kalırdı. Bir zamanlar maaşı zarfa koymak mümkündü. Bugün maaşı ifade etmek için banka ekranındaki bir rakam yeterli oluyor. Eskiden para sayılırdı, şimdi para görülüyor. Ama belki de en önemli soru şu: Gördüğümüz rakam gerçekten ne kadar para? Çünkü ekonomide önemli olan paranın üzerinde yazan rakam değil, o rakamla neler yapabildiğimizdir. Bir insanın maaşı 10 liradan 100 liraya, 100 liradan 1.000 liraya, 1.000 liradan 10.000 liraya çıkabilir. Bu durumda insan kendisini zenginleşmiş hissedebilir. Fakat aynı dönemde ekmek, kira, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer temel ihtiyaçların fiyatları çok daha hızlı artıyorsa, rakam büyürken hayat kolaylaşmıyor demektir. Buda oluyor ki paranın büyüklüğü ile hayatın zenginliği aynı şey değildir.
Bugün para çok hızlı hareket ediyor. Bir hesaptan diğerine saniyeler içinde geçiyor. Eskiden bankaya gidip para yatırmak, havale yapmak, borç ödemek zaman alırken şimdi bunların çoğunu telefonumuzdan birkaç saniyede yapabiliyoruz. Bu, büyük bir kolaylık, ama kolaylık ile değer aynı şey değil. Paranın hareketinin hızlanması, paranın değerini otomatik olarak artırmıyor. Hatta bazen tam tersine, para o kadar hızlı hareket ediyor ki insan ne kazandığını ne harcadığını ve elinde gerçekte ne kaldığını fark etmekte zorlanıyor. Belki de bu nedenle bugün insanların önemli bir bölümü “çok para kazanıyorum” demek yerine “param yetmiyor” diyor. Çünkü mesele artık yalnızca ne kadar para kazandığımız değil, kazandığımız paranın bize ne kadar hayat sunduğu ile ilgilidir. Çocukluğumuzda 25 kuruşu kaybetmek önemliydi. Bugün ise 25 kuruşun kendisi hayatımızdan çıktı. Ama bunun yerine başka bir şey geldi: daha büyük rakamlar, daha büyük maaşlar, daha büyük faturalar, daha büyük borçlar, daha büyük krediler, daha büyük fiyatlar… Rakamlar büyüdükçe hayatın gerçekten büyüyüp büyümediğini ise ayrıca düşünmek gerekiyor. Belki de günümüzün en büyük yanılgılarından birisi burada ortaya çıkıyor. Çok sıfır görmek, çok zengin olmak anlamına gelmiyor. Para çoğalabilir, rakamlar büyüyebilir, hesap bakiyesi yükselebilir. Fakat insanların satın alma gücü azalıyor, temel ihtiyaçlarını karşılamak zorlaşıyor ve geleceğe ilişkin kaygıları artıyorsa, o zaman ortada rakamsal bir büyüme vardır.
Eskiden “çuvalla para” denildiğinde gözümüzde büyük bir servet canlanırdı. Şimdi ise gerçekten çuvalla para taşımak zorunda kalsak, bunun ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekir. Çünkü belki de bugün çuvalla para değil, çuvalla rakam taşıyoruz. Para büyüyor gibi görünüyor ama değeri küçülüyor, cüzdanlarımız hafifliyor, banka hesaplarımızdaki rakamlar büyüyor. İşte bu zamanın ekonomik ironisi de burada yatıyor: Eskiden az parayla çok şey alınırdı, bugün çok parayla daha az şey alıyoruz. Nenemin “Aman oğlum, kaybetme, komşudan aldım, üstünü getir.” sözünü bugün düşündüğümde, aslında yalnızca geçmişteki bir paranın hikâyesini hatırlamıyorum. Paranın gerçekten değerli olduğu bir dönemi hatırlıyorum. Belki de asıl mesele, paranın kaç lira olduğu değil, elindeki parayla ne kadar hayat satın alınabildiğidir.